
<rss xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
    <channel>
        <title>Yazarlar</title>
        <link>https://www.sozcu.com.tr/yazar</link>
        <atom:link href="https://www.sozcu.com.tr/feeds-rss-category-yazar" rel="self" type="application/rss+xml" />
        <description></description>
        <language>tr</language>
        <pubDate>Sat, 07 Feb 2026 06:01:50 +0300</pubDate>
        <image>
            <title>Yazarlar</title>
            <url>https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/production/uploads/images/2023/11/syyazarlarjpg-Key1u0W3hkG0dt0qKgWX1w.jpg</url>
            <link>https://www.sozcu.com.tr/yazar</link>
        </image>

                <item>
    <title>Emin Çölaşan</title>
    <link>https://www.sozcu.com.tr/gazetecilikte-koskoca-50-yil-p291777</link>
    <guid isPermaLink="true">https://www.sozcu.com.tr/gazetecilikte-koskoca-50-yil-p291777</guid>
    <description>
        <![CDATA[ Sevgili okurlarım, bugün 7 Şubat 2026. Gazeteciliğe 7 Şubat 1977 günü Milliyet gazetesinde ekonomi muhabiri olarak başlamıştım. Ben de artık bu meslekte bugün 50. yılıma ilk adımı atmış bir gazeteciyim! Bana artık yarım yüz yıllık dinozor gazeteci diyebilirsiniz! Yıllar ne çabuk geçti. Benim için ]]>
    </description>
    <pubDate>Sat, 07 Feb 2026 05:00:00 &#x2B;0300</pubDate>
    <media:content medium="image" url="https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/development/uploads/images/2023/10/emincolasanpng-g2FMYWpR4k6cahY2kIUr6Q.png" expression="full"  type="image/jpeg"  width="1200" height="675" />
    <content>
        <![CDATA[ Sevgili okurlarım, bugün 7 Şubat 2026. Gazeteciliğe 7 Şubat 1977 günü Milliyet gazetesinde ekonomi muhabiri olarak başlamıştım. Ben de artık bu meslekte bugün 50. yılıma ilk adımı atmış bir gazeteciyim! Bana artık yarım yüz yıllık dinozor gazeteci diyebilirsiniz! Yıllar ne çabuk geçti. Benim için manevi açıdan çok önemli olan bugünde, size gazetecilik yıllarımın hesabını kısaca vermek istiyorum. Sanırım bir yazıya sığmayacak, o nedenle yarın da (Pazar günü) aynı konuyu sürdüreceğim. Gazeteci olmayı ömrüm boyunca hiç düşünmemiştim. Kamu çalışanı idim. Çeşitli gazetelerde isimsiz, isimli veya takma isimli yazılarım ve yazı dizilerim çıkardı ama gazeteci olmak hiçbir zaman aklımın ucundan geçmemişti. Gazetecileri hep “Ulaşılması zor, dört dörtlük, her şeyi bilen” insanlar olarak görürdüm! Gerçekleri işe başlayınca yavaş yavaş öğrenme fırsatı buldum! ★★★ ODTÜ İdari İlimler Fakültesi mezunu idim ve gazeteci olana kadar iki ayrı kamu kuruluşundan kovulmuştum. İlki 1969 yılında, Devlet Planlama Teşkilatı’ndan, Müsteşar Turgut Özal tarafından. İkincisi 1976 yılında Petkim’den, sağcı Milliyetçi Cephe hükümeti döneminde sendika kavgası nedeniyle... DİSK üyesi idim, Türk-İş’e geçme baskılarına direndim ve kovuldum. Sonraki yıllarda bir kovulma daha yaşadım. 2007 yılında AKP hükümetinin baskısıyla Hürriyet gazetesinden! Bu üç kovulma olayı da, boynumda asılı olan şeref madalyalarıdır. ★★★ 1970’li yıllarda Milliyet, rahmetli Abdi İpekçi’nin yönetiminde Türkiye’nin en saygın birkaç gazetesinden biriydi. Bu gazetenin her yıl, kurucusu Ali Naci Karacan adına düzenlediği Karacan Yazı Yarışması vardı: Gazete her yıl belli bir araştırma konusu verir, katılanlar bu konuyu işler, değerlendirmeyi jüri yapardı. Buraya iki kez katıldım, yüzlerce eser arasında ikisinde de birincilik kazandım... Ve İstanbul’a gidip iki ayrı zamanda Abdi İpekçi’nin elinden ödül aldım. Ülkenin en önemli gazetecisi ile böylece tanışmış oldum. Petkim’den de kovulunca çaresiz kalmıştım. Devlete beni bir daha almazlardı. Ticaret kafasından yoksundum ve tek çare gazetecilik olacaktı. Gazetenin Ankara temsilcisi rahmetli Orhan Tokatlı’ya gittim. O aracılık yaptı, Abdi Bey beni ekonomi muhabiri olarak başlattı. Oysa ben siyasi muhabirlik istiyordum ama o koşullarda pazarlık gücüm yoktu. Abdi Bey’in sözünü hiç unutamam. “Ekonomi yakında çok güncel olacak, siz ekonomiye bakın” demişti. Böylece 35 yaşımda, en alt kademeden ekonomi muhabiri olarak başladım. Torpilim, adamım yoktu, hiçbir zaman da olmadı. ★★★ Gazetecilikte ilk günüm olan 7 Şubat 1977’yi hiç unutmam. Gazeteye gittiğimde adeta bacaklarım titriyordu. Bu benim son şansımdı. Ya bu meslekte başarılı olacak, ya da yok olup gidecektim. O sabah gazeteye geldim, ne yapacağımı bilmiyorum. Haber yazmayı bilmediğim gibi, daktilom bile yok. Öylece boş oturuyorum. Öğlen oldu, istihbarat şefi rahmetli Orhan Duru koridorda bağırıyor: “Ulan bu ne rezalet. Çabuk bulun bu herifleri, hemen gelsinler. Öğlen olmuş, haberim olmadan kaçıp yemeğe gidiyorlar. İşe gönderecek foto muhabiri yok. Ayıptır be!..” Meğer iki foto muhabiri dışarıya tüymüş! Geldik öğleden sonraya. Yine boş oturuyorum. Bu kez koridordan kavga sesleri yükseldi! Koridor inliyor. Odadan dışarı çıktığımda gördüğüm manzara, o sabah tanışmış olduğum spor servisi şefi, sonra yakın dost olduğumuz rahmetli Devrim Sağıroğlu, tanımadığım birini dövüyor, kapılara tekme yumruk atıyor. Dayak yiyenin gazetenin matbaa müdürü Mahmut olduğunu sonra öğrendim. Bu iki olaya daha ilk gün tanık olunca rahatladım: “Ohhh, gözümde büyüttüğüm bu gazeteci milleti de bizim gibi sıradan insanlarmış!” Mesleğin içinde yaşadıkça daha neler görecektim! ★★★ Şansım gazetecilik açısından yaver gitti! Bir süre sonra ekonomi tıkandı, Türkiye döviz darboğazına girdi. Artık her olay benim için haberdi. Ankara’daki bütün çevremi, arkadaşlarımı seferber ettim, önüme yağan özel ekonomi haberlerini ve yolsuzlukları yazmaya başladım. Gece gündüz çalışıyordum. Böylece Emin Çölaşan ismi basın piyasasında tanınmaya başlandı. Ancak, sadece ekonomiyle yetinmiyordum. Bazen siyasi konulara giriyor, bazen de gazetenin o dönemde yayımlanan mizah ekine yazılar gönderiyordum. İlk engelleme ve boğma girişimleri o zaman başladı. Ekonomi haberi dışında bir şey yazmamı istemiyorlardı. Kafa tuttum, alttan almadım, yazmayı sürdürdüm. ★★★ Yıl 1979. Abdi Bey öldürüldü. Sonrasında gazeteyi iş adamı Aydın Doğan satın aldı. Gazetenin başına da bir süre sonra, gazeteci olmayan Tarhan Erdem’i getirdi. İşte o zaman, Tarhan Erdem döneminde tamamen devre dışı kaldım. Artık hiçbir haberim ve yazım gazeteye girmiyordu. O kadar ki, günün birinde beni istifaya zorlamak için elime “İstanbul’a atandınız” diye bir tebligat tutuşturdular! Böyle bir atama olayı Türk basınında ilk kez oluyordu. Yine direndim, İstanbul’a gitmedim. Milliyet’te yaşadıklarımı, belgeleriyle birlikte Önce İnsanım Sonra Gazeteci isimli kitabımda anlatmıştım. Sıradan bir muhabirdim, o direnme gücünü nasıl bulduğuma bugün bile hayret ederim. ★★★ Gün geldi, patron Aydın Doğan, gazeteyi batırmak üzere olan Tarhan Erdem’e yol verdi ve Milliyet’in başına (sonra o da öldürüldü) rahmetli Çetin Emeç’i getirdi. Hiç tanımadığım Çetin Bey birkaç gün sonra beni arayıp bir isteğini söyledi: “Siz bundan sonra her pazar günü için ilginç bir söyleşi yapın. Söyleşi uzun ve tam sayfa olacak. Size güveniyorum...” Bana yeni bir görev verilmişti, acaba başarır mıydım! İlk söyleşiyi iş adamı Halit Narin’le, ikincisini o dönemde yasaklı olan Süleyman Demirel’le yaptım. Hiç kimsenin soramadığı soruları karşıma oturan herkese soruyordum. Tam sayfalık söyleşi olayını da böylece tutturmuş oldum. İsmim yine yükseliyordu. ★★★ Günün birinde hiç ummadığım bir olay oldu. Hürriyet gazetesinin sahibi, o günlerin basın imparatoru olan rahmetli Erol Simavi beni İzmir’e davet etti. Evinde kendisiyle ilk kez tanıştım. Biraz sohbet sonrasında bir teklifte bulundu: “Benim okuduğum üç gazeteci vardır, biri sizsiniz... Şimdi siz Hürriyet’e gelin, haftalık söyleşileri bizde sürdürün...” Yıl 1985. Transfer parası ve bir yerli araba aldım, maaşım arttı ve haftalık uzun söyleşileri o zaman basının gerçek amiral gemisi olan Hürriyet’te sürdürmeye başladım. Benden hemen sonra Çetin Emeç bu kez Hürriyet’in başına geldi. O güne kadar birkaç kitabım çıkmıştı ve her kitabım piyasalarda satış rekorları kırıyordu. 1989’da Turgut Nereden Koşuyor’u yazdığımda anormal olaylar oldu ve kitap inanılmaz biçimde patlayıp karaborsaya düştü... Ve Tekin Yayınevi’nden tam 280 bin kitabın parası bana ödendi. Sonrasında gazeteye bir öneri götürdüm: “Yazdığım kitapları bile yüz binlerce insan okuyor. Ben artık köşe yazarı olmak istiyorum.” Önerim uzun süreçler sonrasında Erol Bey tarafından kabul edildi. O sırada gazetenin başına Rahmi Turan abimiz gelmişti... İlk köşe yazım Aralık 1989’da yayımlandı... Ve yazılarım Hürriyet’ten kovulduğum Ağustos 2007’ye kadar büyük rağbet görerek, nice ödüller kazanarak devam etti. O zaman köşe yazarlığı ciddi işti. Sonraki dönemlerdeki gibi sürüsüne bereket patrondan torpilli, yandaş, liboş, şeriatçı, Fethullahçı, Kürtçü, iş bitirici, iktidar yalakası köşe yazarları henüz piyasaya çıkmamıştı! ★★★ Aydın Doğan, 1994 yılında Hürriyet’i de satın aldı ve yeniden patronum oldu! Basında tekelleşme dönemi artık başlıyordu. İktidarın baskısıyla 2007 yılında Hürriyet’ten kovulunca, 2009 Ekim ayına kadar boşta kaldım. Tayyip korkusu artık dağları bürümüştü! Sürekli davet aldığım ve Hürriyet’teki eski yazılarımı yayımlamaya başlayan SÖZCÜ dışında hiçbir gazete bana yazdırmak istemiyordu. Ekim 2009’da SÖZCÜ’de başladım. Ancak boşta geçen iki yılımı da iyi değerlendirip Hürriyet’te yaşadıklarımı, medya rezaletlerini anlatan üç ayrı kitap yazdım. Bunlar da toplam 104 baskı yaptı. Bu 50 yıl içerisinde 22 kitabım yaklaşık 1.5 milyon adet sattı. ★★★ Sevgili okurlarım, yazımın başında da söylemiştim. Bugün benim için çok özel, gazetecilikte 50. yıla adım attığım mutlu bir gün. Onun için sizlere biraz kendimden söz ettim. “Okuduğumuz bu adam kimdir, neyin nesidir, geçmişi nedir” diye soracak olursanız diye bazı konulara kısaca değinmeye çalıştım. Yarınki yazımda ise sizlere bu meslekteki 50 yılımın hesabını dürüstçe vereceğim. Okumanızı isterim. Yarın görüşmek üzere.]]>
    </content>
</item>
                <item>
    <title>Yılmaz Özdil</title>
    <link>https://www.sozcu.com.tr/epstein-p291509</link>
    <guid isPermaLink="true">https://www.sozcu.com.tr/epstein-p291509</guid>
    <description>
        <![CDATA[ Küresel sapıklık organizasyonu Epstein’in bağlantıları, Türkiye dahil pek çok ülkede sarsıntı yaratmaya devam ediyor, en ciddi yansımalardan biri İngiltere’de yaşanıyor. Kral Charles’ın kardeşi, prens Andrew’ün, Epstein’in en yakın arkadaşlarından biri olduğu ortaya çıktı, afişe olan fotoğraflarla ]]>
    </description>
    <pubDate>Fri, 06 Feb 2026 05:00:00 &#x2B;0300</pubDate>
    <media:content medium="image" url="https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/production/uploads/images/2023/12/yilmazozdilpng-N9Gz-kRN3Uidkb6cyiDObg.png" expression="full"  type="image/jpeg"  width="1200" height="675" />
    <content>
        <![CDATA[ Küresel sapıklık organizasyonu Epstein’in bağlantıları, Türkiye dahil pek çok ülkede sarsıntı yaratmaya devam ediyor, en ciddi yansımalardan biri İngiltere’de yaşanıyor. Kral Charles’ın kardeşi, prens Andrew’ün, Epstein’in en yakın arkadaşlarından biri olduğu ortaya çıktı, afişe olan fotoğraflarla resmen suçüstü yakalandı. Epstein kurbanı küçük kızlar, prens Andrew’e “seks kölesi” olarak gönderildiklerini anlattılar, prensin ikametgahı olan Windsor Kalesi içindeki 30 odalı Royal Lodge denilen malikanesinde birlikte olduklarını, New York’ta birlikte olduklarını, Epstein’in adasında birlikte olduklarını anlattılar. Bu kepazelikler afişe olunca, Prens Andrew’ün asalet unvanları, askeri unvanları, bizzat ağabeyi Kral Charles tarafından geri alındı, kraliyetten ve kraliyet mülklerinden kovuldu, madalyaları geri alındı, İngiltere’nin prensiydi, İngiltere’nin en nefret edilen insanı haline geldi. ★ Buraya kadar anlattıklarım, İngiltere’yle alakalı gibi görünüyor. Halbuki... Bu anlattıklarım aslında, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk insanını, çoook yakından ilgilendiriyor. ★ Nasıl mı? ★ 15 Mayıs 1919. Sabah saat 7’ydi. Türk milletinin kader anıydı. Yunanistan, Troya Savaşı’ndan üç bin yıl sonra Anadolu topraklarına asker çıkardı, İzmir işgal edildi. ★ Megali İdea’nın ilk hamlesini gerçekleştirmişlerdi. Megali İdea... Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethedip, Bizans İmparatorluğu’na son verdiği günden beri hayalini kurdukları “büyük fikir”di. Efsaneye göre, Bizans imparatoru Konstantin ölmemiş, mermerleşmişti, bir melek tarafından Türklerin adım atamayacağı bir mağaraya götürülmüştü, orada uykuya dalmıştı, bir gün, bir başka melek gelecek, imparatora kılıcını getirecek, onu uyandıracak ve imparator Konstantin de Konstantinopolis’i Türklerden geri alacaktı. Yunan kilisesi tarafından “megali idea” olarak kuşaktan kuşağa aktarılan, fanatik papazlar tarafından Yunan halkının beynine adeta çivi gibi saplanan “büyük fikir” işte buydu. Megali İdea’ya göre, Bizans kültüründe sözü edilen toprakların tamamı, Helen uygarlığının mirasıydı, Yunanistan’ın hakkıydı, İzmir’in işgali sadece başlangıçtı, İstanbul yetmezdi, Ege, Trakya, Karadeniz yetmezdi, “büyük fikir”e göre, Anadolu’nun yarısından fazlası Yunanistan’ın olacaktı. ★ Yunan kralı Konstantin işte bu duygularla İzmir’e geldi, Kordon’da karaya ayak bastı, kendisini Aslan Yürekli Richard gibi hissediyordu. Çünkü... İngiltere’nin efsanevi kralı Aslan Yürekli Richard, 1190 yılında, Selahaddin Eyyubi’yle vuruşup Kudüs’ü almak üzere, üçüncü haçlı seferine katılmıştı, 650 şövalyeden oluşan ordusuyla Marsilya üzerinden gemilerle yola çıkmış, İzmir’e gelmiş, Anadolu topraklarına bugünkü Kordon’da ayak basmış, ordusunun karargahını bugünkü Karşıyaka’da kurmuştu. Karşıyaka’nın eski adı Cordelio’ydu, Aslan Yürekli Richard’tan geliyordu, Coeur de Lion’du, aslan yürek yani... Yunan kralı Konstantin, cesareti ve komutanlık kabiliyeti nedeniyle “aslan yürekli” lakabını taşıyan Richard’a özeniyordu. ★ İşgal kuvvetlerini güçlendirmek için 53 bin yeni asker daha getirmişti. Yanında ayrıca, kardeşi prens Andrea vardı. ★ Prens Andrea, sarayda el bebek gül bebek büyümüş tırışkadan prenslerden değildi, altı lisan bile elit bir subaydı, Balkan Savaşı’nda çarpışmıştı, savaş tecrübesi vardı, gezmeye gelmemişti, tümgeneral rütbesindeydi, kolordu komutanı olarak gelmişti. ★ Sonrası malum, vahşet sergilediler... 10 yaşında kız çocuklarımızın ırzına geçtiler. Bir yaşındaki bebelerimizi süngülerin ucuna takıp, sokak sokak gezdirdiler. Bebelerimizi emzirmesinler diye, yeni doğum yapmış annelerimizin meme uçlarını kesiyorlardı. Yaşadıkları yüzünden aklını yitiren kadınlarımız vardı, yaşadıkları yüzünden canına kıyan kızlarımız oldu. Çoluk çocuk camilere doldurup ateşe verdiler, diri diri yaktılar, pencerelerdeki demir parmaklıklara çocukların elleri yapışmıştı, Türk Tarih Kurumu belgelerinde bunların fotoğrafları var. İnsanlarımızı devasa çukurlara doldurup makineli tüfeklerle taradılar, süngülerle gözlerini oydular, kuyulara üst üste atarak, nefessizlikten boğarak öldürüyorlardı, cenazelerine benzin döküp ateşe veriyorlardı. Çocukların kafasına benzine bulanmış çaput bağlıyorlardı, tutuşturuyorlardı, çığlık çığlığa koşturarak, çırpınarak ölümlerini izliyorlardı. Kuran’ı Kerimleri parçalıyor, sayfa sayfa hela çukurlarına atıyorlardı, şehitliklerimize dışkılıyorlardı. ★ Böylesine dehşet saçmalarının sebebi, elbette Türk nefreti değildi, stratejik bir karardı. Halkı kaçmaya, göç etmeye zorluyorlardı, bölgeyi insansızlaştırıyorlardı, Türklerden boşalan yerlere adalardan veya Yunanistan’dan taşıdıkları Rumları yerleştiriyorlardı, demografiyi değiştiriyorlardı, Batı Anadolu’yu Türk kimliğinden arındırıyorlardı. ★ Üç yıl üç ay 22 gün boyunca kan kusturdular. Ama neticede, 26 Ağustos’tan itibaren ecel gibi peşlerine düştük, başladıkları yerden, İzmir’den, Ege Denizi’ne doğru süpürmeye başladık. Kaçarken daha da barbarlaştılar. Sivil halktan öç aldılar, geçtikleri her yeri yaktılar. Özel tahrip taburları vardı, bu tahrip taburlarının görevi savaşmak değildi, imha etmekti. Kendilerine gururla lakap takmışlardı, “şeytan taburu” diyorlardı. Üç bin kişilik kuvvetti, süvariydiler. Gazyağı ve dinamit taşıyan kamyonları vardı. Tulumba kullanıyorlardı, çıkardıkları yangınların daha çabuk ve daha yaygın olması için, gazyağını bu tulumbalarla döküyorlardı. ★ İzmir’e doğru yaklaşırken, esir aldığımız Yunan askerlerini sorguluyorduk, hepsi aynı cevabı veriyordu, şeytan taburu’nu prens Andrea yönetiyordu. “Her yeri yakın” emrini o vermişti. Hatta, askerlerine örnek olmak için bazı köylerimizi bizzat tutuşturmuştu. ★ Prens Andrea çok gaddardı, kendi askerlerine karşı bile acımasızdı. Ve... 9 Eylül’de İzmir’den denize dökülenler arasındaydı. Yunanistan’a çok büyük bir utançla döndü. Uğradıkları bozgun nedeniyle, ülkesinde “vatan haini” ilan edildi. Tutuklandı. İdama mahkum edildi. Tam kurşuna dizilecekken, İngiltere devreye girdi, İngiltere’nin diplomatik girişimleriyle affedildi. Fransa’ya sürgüne gönderildi. Bir yük gemisinin ambarında, portakal kasalarının arasında, aşağılanarak, Fransa’ya gitti. ★ Prens Andrea, Yunan kralı Konstantin’in kardeşiydi. Hem ağabeyi, hem babası Yunan kralıydı, kendisi de Yunan prensiydi. Ama, heeepsi Danimarkalıydı! Evet, Yunan tahtına oturtulan babaları, aslında Danimarka kralının oğluydu, İngiltere tarafından kukla olarak Yunan kralı yapılmıştı. Prens Andrea’nın annesi mesela, kraliçe Olga, aslında Rus’tu, Rusya düşesiydi, Romanov Hanedanı mensubuydu, Yunan kralıyla evlenince Yunan kraliçesi olmuştu. Yani aslında, Yunanistan’ı yöneten ve Anadolu’ya saldıran Yunan kraliyet ailesinde Yunan yoktu! ★ Neyse... İşte bu prens Andrea, kurşuna dizilmekten kılpayı kurtuldu, İngiltere sayesinde affedildi, Fransa’ya sürgüne gönderildi. ★ Britanya kraliyet ailesi olan Windsor Hanedanı’ndan, prenses Alice’le evliydi. Prenses Alice, şizofreni hastasıydı, sürgün döneminde hastalığı ilerleyince İsviçre’de bir hastaneye yatırıldı. Boşanmadılar ama, ayrı yaşamaya başladılar. Prenses Alice yıllar sonra hastaneden çıkınca, Yunanistan’a geri döndü, rahibe oldu! Prenses filan olduğunun farkında bile değildi artık, kiliseye kapandı, rahibe oldu. Baktılar ki olacak gibi değil, Britanya Kraliyet Ailesi tarafından İngiltere’ye getirildi, Buckingham Sarayı’nda yaşamaya başladı, iki yıl sonra orada öldü, önce doğduğu yer olan Windsor Sarayı’nın bahçesine gömüldü, sonra kemikleri oradan çıkarıldı, Kudüs’e götürüldü, Kudüs’teki Rus Ortodoks Manastırı’nın bahçesine gömüldü. ★ Evet... İşgal sırasında Anadolu’yu ateşe veren “şeytan taburu” komutanı prens Andrea, ailesinde böyle bir trajedi yaşadı, eşinin prenses olarak başlayan hayatı, delirerek son buldu. ★ Prens Andrea’nın beş çocuğu vardı, dört kız, bir oğlandı. Dört kızı da Alman aristokratlarla evlendiler, Alman damatların tamamı Nazi’ydi, Hitler hayranıydılar, Nazi Partisi üyesiydiler, İkinci Dünya Savaşı’nda hepsi Nazi ordusunda görev yaptı. ★ Eşi delirmişti. Kızları Nazi’ydi. Peki ya oğlu? ★ Prens Andrea’nın tek oğlu vardı, Philip... Yunanistan’da doğmuştu, Fransa’da sürgünde yaşarlarken, yedi yaşındayken, İngiltere’ye dayısının yanına eğitime gönderildi, henüz dokuz yaşındayken annesi şizofreni teşhisiyle kliniğe kapatıldı, o küçücük yaşında bu feci travmayı yaşadı, zeki bir çocuktu, İngiliz kraliyet donanma kolejini bitirdi, subay oldu, İkinci Dünya Savaşı’na savaş gemisi komutanı olarak katıldı. 1944 yılında, babası Prens Andrea beş parasız vaziyette Monte Carlo’da öldü. Anadolu’yu ateşe veren şeytan taburu komutanı, ibret verici şekilde, her şeyini kaybetmiş vaziyette, sefil bir halde can verdi. Diri diri ateşe verdiği Anadolu insanının ahı tutmuştu. Oğluna tek kuruş bırakamadığı gibi, 20 bin sterlin borç bırakmıştı. ★ Philip, savaştan hemen sonra, İngiltere tahtının varisi Prenses Elizabeth’le tanıştı. Hayatının dönüm noktasıydı. Fakirdi ama, hem soyluydu, hem sağlam sicile sahip bir subaydı, Yunan olarak yetişmemişti, İngiliz centilmeniydi. 25 yaşındaydı, 20 yaşındaki Prenses’e talip oldu. Prensesin babası, İngiltere Kralı, kabul etti, 1947 yılında evlendiler. Philip’in ablaları hayattaydılar ama, hepsi Nazilerle evli olduğu için, Alman aristokrat damatların hepsi Hitler’in emrinde Nazi ordusunda görev yaptığı için, düğüne çağırılmadılar. Philip, hem Danimarka kralı olan büyük dedesini, hem Yunanistan kralı olan dedesini ve amcasını, hem de Yunanistan prensi olan babasını defterden sildi, Danimarka ve Yunanistan prensliğinden feragat ederek, sıradan İngiliz vatandaşı oldu. Ortodoks doğmuştu, ondan da vazgeçti, İngiltere’nin resmi kilisesi olan Anglikan mezhebine geçti. Bunların karşılığında, İngiltere kralı da damadına jest yaptı, Philip’i Edinburg Dükü yaptı. Hemen bir yıl sonra ilk çocukları -bugünkü kral- Charles dünyaya geldi. 1950’de kızları Anne dünyaya geldi. 1952’de kral öldü, prenses Elizabeth tahta geçti, Kraliçe Elizabeth oldu. Philip kraliçenin kocası unvanını alınca, Anadolu’da Türk kıyımı yapan Andrea da, İngiltere Kraliçesi’nin kayınpederi olmuş oldu! 1960’da üçüncü çocukları Andrew doğdu. Üçüncü çocuğa, Anadolu’yu ateşe veren, insanlarımızı diri diri yakan, şeytan taburu komutanı prens Andrea’nın, yani dedesinin adı verildi. “Andrea” yerine, İngilizce haliyle “Andrew” dediler. ★ (Elbette affedeceğiz, elbette hep ileriye bakacağız, geçmişte yaşananlara asla kin gütmeyeceğiz, her kötü olay kendi konjonktürü içinde olur ve biter, asla kin gütmeyeceğiz, diplomatik ilişkilerimizi, ülkemizin çıkarlarını, geçmişin acılarından arındıracağız. Ama... Asla unutmayacağız. İşte böyle, hatırlayacağız, gazeteci olarak görevimizi yapıp, topluma hatırlatacağız, özellikle gençlerimize anlatacağız, hatırlatacağız.) ★ Andrea’dan Andrew’ya... İbret verici bir döngüdür bu. ★ 1919’daki işgal sırasında, arkasına İngiltere’yi alarak, Anadolu’yu işgal eden, İzmir’den başlayarak neredeyse Ankara’ya kadar, bütün Batı Anadolu’ya kan kusturan, Ege bölgemizi ateşe veren, şehirlerimizi köylerimizi yakmaktan zevk alan, insanlarımızı diri diri yakan, şeytan taburu komutanı prens Andrea’nın, kendi adını taşıyan, adaşı torunu, Andrew... Tıpkı dedesi gibi, ağır bir insanlık suçunun figürü oldu! ★ Tıpkı dedesi gibi kral torunuydu, tıpkı dedesi gibi kral kardeşiydi, tıpkı dedesi gibi prensti, masal gibi başlayan hayatını, tıpkı dedesi gibi utanç verici bir sonla noktalıyor. ★ Anadolu insanının kanına giren şeytan taburu komutanının aynı adı taşıyan torunu, küresel sapık Epstein’in en yakın arkadaşlarından biri çıktı. ★ Dedesi katliamcıydı, vatan haini suçlamasıyla ülkesinden kovulmuştu, sefil bir halde ölmüştü, babaannesi delirmişti, halaları Nazi’ydi, kendisi de pedofil çıktı. Tıpkı dedesi gibi asalet unvanları geri alındı, tıpkı dedesi gibi askeri rütbeleri geri alındı, madalyaları geri alındı, kraliyet mülklerinden kovuldu, İngiltere’nin en nefret edilen insanı haline geldi. ★ Allah’ın tokadı yok denilen, sanırım budur. Anadolu insanının kanına girenler, dededen toruna, layığını buldu. ★ Anadolu insanının ahı, mübarek topraklarımızın ahı, Anadolu insanının yüreği gibi tertemiz olan Kuvayı Milliye ruhu, şeytan taburu komutanını adeta bir lanet gibi takip ediyor. ★ Benim açımdan, Epstein haberi, işte bu!]]>
    </content>
</item>
                <item>
    <title>Rahmi Turan</title>
    <link>https://www.sozcu.com.tr/hungur-hungur-aglamak-istiyorum-p291782</link>
    <guid isPermaLink="true">https://www.sozcu.com.tr/hungur-hungur-aglamak-istiyorum-p291782</guid>
    <description>
        <![CDATA[ Yaralı halkımızın derdi sadece ekonomi, geçim sıkıntısı, derin yoksulluk mu? Hayır! İnsanlarımızı kahreden başka büyük dertler de var! Her şeyden önce ülkede ahlâk bozuldu... Akla gelen her türlü kötülüğü görüyoruz ülkemizde... Yolsuzluk, rüşvet, vurgun, soygun, kadına şiddet, cinayet, uyuşturucu, ]]>
    </description>
    <pubDate>Sat, 07 Feb 2026 05:00:00 &#x2B;0300</pubDate>
    <media:content medium="image" url="https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/development/uploads/images/2023/10/rahmituranpng-FJbtC1s5HUS2XzjpYerfcA.png" expression="full"  type="image/jpeg"  width="1200" height="675" />
    <content>
        <![CDATA[ Yaralı halkımızın derdi sadece ekonomi, geçim sıkıntısı, derin yoksulluk mu? Hayır! İnsanlarımızı kahreden başka büyük dertler de var! Her şeyden önce ülkede ahlâk bozuldu... Akla gelen her türlü kötülüğü görüyoruz ülkemizde... Yolsuzluk, rüşvet, vurgun, soygun, kadına şiddet, cinayet, uyuşturucu, hırsızlık... Daha neler neler! Gaddar bir toplum olma yolundayız! Ne yiğitlik kaldı, ne mertlik, ne de asalet! ★★★ 92 yaşında aydın, yurtsever, değerli bir okurum var. Adı: Muvaffak Gözaydın... Yaşı ileri ama beyni pırıl pırıl, genç bir beyin... Bana mektup yazmış, ülkedeki hazin durumu anlatarak soruyor: “Siz ne dersiniz?” Ah sevgili okurum... Ne diyebilirim ki? “Allah” derim sadece... “Allah bu ülkenin yardımcısı olsun.” derim... 92 yaşındaki okurum Muvaffak Gözaydın’ın mektubunu sizlerle paylaşmak istiyorum: ★★★ “Rahmi Bey, Her gün 6-8 saat internetteyim... Ülkemiz bu kadar kötü olamaz! Hüngür hüngür ağlamak istiyorum... Biz bu hale gelecek millet miydik? Ahlâk kalmadı ahlak... Aile terbiyesi yok! Millet birbirini kazıklamakla meşgul... Çok yazık be! Terbiye yok, ahlak yok, dürüstlük yok ama... Yolsuzluk ahlâksızlık gırla gidiyor! Çare? Bence yok! Hayret yahu! Milyonlarca yetişkin insanımız nasıl birbirini kandırır, nasıl birbirinin kuyusunu kazar? Avantadan lavantaya böyle insanlar topluluğu başka nerede var acaba? Hadi ben 92 yaşıma geldim... Allah’a şükür çok çok tatminkâr bir hayatım oldu... Fakir bir kâtibin oğlu olmama rağmen hayatta her istediğimi yaptım. Her şeyden evvel, hayatta hiç hasta olmadım (Çocuklukta kızamık hariç) Tahsil hayatım, iş hayatım hep bana göre çok tatminkâr geçti. Şimdi de torun sefası sürüyorum. Fakat ülkenin durumu beni kahrediyor! Siz ne dersiniz? Bu durum düzelir mi? Herkes bu kadar kötü nasıl oldu? Yahu, trilyoner arkadaşım aile yemeğinde (lokantadan) fatura istiyor. Üç kuruşa ihtiyacı yok... Ama vergi kaçağı ruhuna işlemiş! Ne yapacağız? Daha doğrusu siz ne yapacaksınız? Durum düzelir mi? Yoksa ben boşuna mı kürek çekiyorum? Beni okuduğunuz için teşekkür ederim.” (Muvaffak Gözaydın) Adalet de enkaz altında kaldı! Dün ıstırap verici hatıralarımızın canlandığı hazin bir gündü... Büyük 6 Şubat depreminin 3’üncü yılında, aradan geçen bunca yıla rağmen acılar dinmemişti... Depremzedeler “Felâketin ilk günlerinde iktidarın bize verdikleri sözlere ne oldu?” diye sordular. 360 binden fazla felâket mağduru “konteyner kentlerde” yaşam mücadelesi veriyor. Gıda, eğitim, sağlık, iş imkânı kısıtlı, geleceğin ne olacağı belirsiz... 53 bin kişinin hayatını kaybettiği Kahramanmaraş merkezli felâkette 11 ilimiz etkilenmiş, en ağır darbeyi alan Hatay yerle bir olmuştu! İktidar birçok söz verdi “İki yıl içinde bütün mağdurlar yeni evlerine kavuşacak. Olaylar kader diye geçiştirilemez. Sorumlular cezalarını çekecekler” dedi. Dedi de ne oldu? Üçüncü yılın sonunda yargılama devam ediyor ama sorumluların çoğu tahliye edilmiş durumda... Depremde analarını, babalarını, evlatlarını, tüm yakınlarını kaybeden felâketzedeler “Adalet de bizim gibi enkaz altında kaldı!” diye gözyaşı döküyor! Tebessüm Vantilatör! Müjdat Gezen’den FIKRA GİBİ siyasi bir eleştiri: “Teğmenken ordudan ihraç edildi. Oradan CHP’ye geçti. Oradan bir yere daha gitti, hatırlamıyorum. Oradan AKP’ye geçti. Bir yerde, döneklik yapanlara ilginç bir ceza veriliyormuş. Kendi etrafında dönüyorlarmış! Biri Mehmet Ali’nin durumunu sormuş, “AAA O MU? O VANTİLATÖR OLDU” demişler. GÜNÜN SÖZÜ Söylenen doğru sözler çoğu zaman pek tatlı olmaz!]]>
    </content>
</item>
                <item>
    <title>Necati Doğru</title>
    <link>https://www.sozcu.com.tr/ben-sana-umut-hakki-vereyim-p291500</link>
    <guid isPermaLink="true">https://www.sozcu.com.tr/ben-sana-umut-hakki-vereyim-p291500</guid>
    <description>
        <![CDATA[ Neredeyse bir yılı bitmiş olacak; başladığı noktada duruyor. Dönüyor, dolaşıyor; “Ben sana umut hakkı vereyim, sen de Kürt kardeşlerimize söyle oylarını bize versinler, Biz yine koltukta kalalım” sonucuna düğümleniyor. En son; “Anadolu huzura. Öcalan umuda. Ahmetler makama. Demirtaş yuvasına” diye 4 ]]>
    </description>
    <pubDate>Fri, 06 Feb 2026 05:00:00 &#x2B;0300</pubDate>
    <media:content medium="image" url="https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/development/uploads/images/2023/10/necatidogrupng-j0O70nJfJk_M7IZfgRVAjg.png" expression="full"  type="image/jpeg"  width="1200" height="675" />
    <content>
        <![CDATA[ Neredeyse bir yılı bitmiş olacak; başladığı noktada duruyor. Dönüyor, dolaşıyor; “Ben sana umut hakkı vereyim, sen de Kürt kardeşlerimize söyle oylarını bize versinler, Biz yine koltukta kalalım” sonucuna düğümleniyor. En son; “Anadolu huzura. Öcalan umuda. Ahmetler makama. Demirtaş yuvasına” diye 4 mısralık mani yazıldı. Dön baba dönelim. ★★★ Bir yıl önce Meclis’te DEM Parti sıralarında oturan milletvekillerine gidilip tokalaşma için el uzatılmıştı. Kan kardeşiyiz. Elmanın yarısıyız. Et ve tırnağız. Nutukları atıldı. Komisyon kuruldu. Adalara gidildi; yeniden “Kurucu Önder” ilan edildi ve “Rehber sensin” denildi. ★★★ Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki yeni stratejisine uygun olarak; “PKK’nın Suriye’deki uzantıları YPG, PYD’ye siz şimdilik bizim dediğimizi yapın” denmeseydi; “Umut hakkını sen vermeyeceksin biz alacağız, Ahmetlere makamını sen vermeyeceksin biz alacağız. Özerkliği sen vermeyeceksin biz alacağız, arkamızda Amerikalı abimiz var” diklenmesi sürecekti. ★★★ Zaten Türkiye’de Türkler ile Kürtler ve diğer etnik kökten insanların çoğunluğu “Terörsüz Türkiye’ye rıza olduklarını seçim sandığında kent uzlaşısı kurarak” göstermişler, kentlerde tek parti adayları için toplanmış ve böylece; “Eşit vatandaşlık-özgür kardeşlik-herkese fırsat eşitliği-herkese bağımsız yargı sürecini” tabanda başlatmışlardı. ★★★ İktidar partilerine ve onların liderlerine düşen; “Kurucu önder ve kurucu rehber hortlatarak Türkler ile Kürtlerin tabanda birleşmelerini yeniden bölmek” olmamalıydı. Türk Bayrağı’nın ve Türkçe’nin şemsiyesi altında eşit vatandaşlık hukukuna sarılarak birleşmiş insanları, samimiyetsiz, umarsız, çaresiz çürümüş siyasi oyunlardan uzak tutmaktı. ★★★ Fırsatlar, ortamlar, vesileler, imkanlar yaratılabilir; oğullarını terörle savaşırken şehit vermiş anneler ile PKK’ya katılan oğullarını kaybetmiş anneler, bir araya getirilebilirdi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kürt vatandaş nüfusu ağırlıklı kentleri ile Kuzey, Güney, Orta, Batı Anadolu’nun Türk nüfus çoğunluklu kentleri birbiriyle omuzdaş şehirler ilan edilebilirdi. ★★★ Karşılıklı futbol karşılaşmaları, okullar arası bilgi yarışmaları, zaten birbirinden hiç kopmamış halk oyunları ile danslarının hep birlikte halaya durması sağlanabilir, kardeşlik, birliktelik, yoldaşlık, omuzdaşlık, birinin eksiğini diğerinin tamamlaması duygusu bütün Türkiye’yi kucaklayabilirdi. Yapılmadı. 365 gün rüzgar gibi geçti. ★★★ “Kurucu öndere umut hakkı” diye Türkler ile Kürtleri yeniden bölmenin anlamı yoktu. Türkler ve Kürtler terör yıllarının acılarını unutmaya karar verdikleri için tabanda “Kent uzlaşısı” adı altında zaten birleşmişti. Bu birleşmeyi kalıcı kılmak için de yapılması gereken: “Türkiye’de herkes eşit vatandaştır, yargı bağımsızdır, fırsat eşitliği kutsaldır” duygusunu yüreklere kazıyacak bir ortamı hazırlamaktı. ★★★ Bunlardan hiçbirini yapmayı akıl etmediler. Öcalan’a “Ben sana umut hakkı vereyim” diyerek Kürt seçmeni onun arkasında hizalanmaya zorlayarak ve DEM partiyi de İktidar ittifakı AKP ile MHP’nin desteğine katarak Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli’yi seçimlerde yeniden iktidarda kalma fırsatı açmayı planladılar. Barajı “Yüzde 40+1”e indirilecek. Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli, ölünceye kadar iktidarda kalacaklar planı yapıldı. ★★★ Bu ne hamlık! Bu ne düşüncesizlik, umarsızlık, çaresizlik, samimiyetsizlik! Türk’ü de Kürt’ü de aptal yerine koyup üç beş slogan cümle maniyle gütmeye çalışan bu ne kendini beğenmişlik!]]>
    </content>
</item>
                <item>
    <title>Saygı Öztürk</title>
    <link>https://www.sozcu.com.tr/adana-hizmet-ben-goreve-iademi-bekliyorum-p291775</link>
    <guid isPermaLink="true">https://www.sozcu.com.tr/adana-hizmet-ben-goreve-iademi-bekliyorum-p291775</guid>
    <description>
        <![CDATA[ Zeydan Karalar cezaevindeyken, Adana’da belediye binası önünde kurulan “Adalet Çadırı” girişinde “Zeydan Karalar Adana’dır,”, “Adana’dan başkası yok, Adana’nın başkanı yok”, “Adana gibi başkan, Zeydan Karalar” gibi onlarca afiş, pankart, döviz dikkati çekiyordu. Adanalı, Seyhan Belediye Başkanı Oya ]]>
    </description>
    <pubDate>Sat, 07 Feb 2026 05:00:00 &#x2B;0300</pubDate>
    <media:content medium="image" url="https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/development/uploads/images/2023/10/saygiozturkpng-lG7DyZ9jn06qWcoe4-tmMw.png" expression="full"  type="image/jpeg"  width="1200" height="675" />
    <content>
        <![CDATA[ Zeydan Karalar cezaevindeyken, Adana’da belediye binası önünde kurulan “Adalet Çadırı” girişinde “Zeydan Karalar Adana’dır,”, “Adana’dan başkası yok, Adana’nın başkanı yok”, “Adana gibi başkan, Zeydan Karalar” gibi onlarca afiş, pankart, döviz dikkati çekiyordu. Adanalı, Seyhan Belediye Başkanı Oya Tekin’i de, Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar’ı da unutmamıştı. Gelenler hep yargılamanın tutuksuz yapılmasını diliyorlardı. O dilek, Zeydan Başkan için 213 gün sonra yerine geldi. Birçok başkan gibi Zeydan Bey de dik durdu. Bu, kendilerine olan güvenden kaynaklanıyordu. Aziz İhsan Aktaş davasında karar büyük bir olasılıkla 20 Şubat’ta verilecek. Hakim, tutuksuz yargılananların da duruşma günlerinde hazır mahkemede bulunmalarını istedi. Zeydan Bey de duruşmalara katılacak. Avukatları “Ortada bir suç yok” deyip beraat bekliyor. 213 GÜN SONRA: BEN NEREDEYİM? Zeydan Karalar’ın tahliye haberi Adana’yı ayağa kaldırmıştı. Yağmura rağmen binlerce kişi Adana sokaklarındaydı. “Adalet Çadırı” önünde de büyük bir coşku yaşanıyordu. Havalimanına geldiğinde artık sevgi tam anlamıyla çığırından çıkmıştı. Belediye fotoğrafçısı Ercan İçen, “Ben böyle bir sevgi görmedim. İzdihamdan fotoğraf makinasını havaya bile kaldıramıyordum. Sloganlar, davul-zurna, insanların birbirine sarılmaları hepsi vardı. İnanın anlatamıyorum onu yaşamak, görmek lazımdı” diyor. Başkanla birlikte CHP milletvekilleri Müzeyyen Şevkin ve Orhan Barut makam arabasıyla doğruca depremde hayatını kaybedenlerin bulunduğu anma bölgesine gittiler. Evine bırakıldığında saat 06.00’ydı. Saat 08.00’de ayaktaydı. Eşi Nuray hanıma, “Ben neredeyim?” diye espri yaptı. O saatte evine ziyaretler başladı. İşte o ortamda sorularımı şöyle cevaplandırdı: ZEYDAN BEY: BAŞLATMALARI LAZIM “Görevden alındığımda her iki ayda bir açıkta kaldığım süre, İçişleri Bakanlığı tarafından uzatılıyordu. Tam bilmiyorum ama muhtemelen yakında görevime başlatmaları lazım. Çünkü benim eş değerlerim hepsi görevde. Ters bir şey yapmalarını beklemiyorum. Ama tabi belli de olmaz ne yapılacağı. Yani göreve başlatılmamı biraz geciktirirler mi, geciktirmezler mi, hemen başlatırlar mı bilmiyorum. Aynı davada yargılandığımız Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere tahliye edildikten sonra göreve başlatılmıştı. Benim de öyle olmam lazım. ‘SİLİVRİ’DE NE İŞİM VAR’ DİYORDUM Başından beri, suç yeri iddiası Adana. Ama bizi alıp Silivri’ye götürdüler. Hep söylüyordum, ‘Biz Adanalıyız. Silivri’de ne işimiz var?’ diye. Aziz İhsan Aktaş, ‘Zeydan Karalar’dan, yaptığımız işin parasını alamadık’ diyerek şikayet etmişti. Savunmamı yaptım. Sonuçta tutuksuz yargılanmam yönünde karar çıktı. Adana’ya geldim. Benden yaptığı işin parasını alamadığını söyleyen kişiye, parasının çok düzgün şekilde ödendiğini belgelerle ispatladık. Bir tane ihale almıştı. Bir daha da ona ‘ihale yok’ dedik. Benzer durumda olan benim gibi başkanlar görevde, ben içerideyim. Bu bir haksızlıktı. Onu dile getirmiştik. O tutumu eleştirmek için söylemiyorum ama bir haksızlığı dile getirmek için söylüyorum. Yoksa kimseyi içeri alın, dışarı alın falan öyle bir derdim yok. Hukuka inancımızı kaybetmememiz gerekiyor. Sonuçta tahliyem gecikmeli de olsa iyi oldu. Bütün arkadaşlar sevindiler. İçeride kalan arkadaşlarımız için de, benim serbest bırakılmam bir umut oldu. Hiç birimiz yargılanmaktan çekinmeyiz. Ancak, tutuksuz yargılanmak esas olmalı. Ben kendimi iki kez savcılığa ihbar etmiş bir insanım. ADANALI BANA SAHİP ÇIKTI Bir kere Adana muhteşemdi. Hani hiçbir ilde olmadığı kadar abilerine, kardeşlerine, başkanlarına gözaltına alındığım ilk günden itibaren sahip çıktılar. Adana’ya geldiğimde insanlar birbirlerini yiyecekti. Gece saat 3.30’da inmeme, soğuk olmasına rağmen havalimanında binlerce kişi vardı. Sonra depremde hayatını kaybedenlerin anmasına gittik. Gençlerimizin yürümesi dahil, hayatını Adana’ya adamış, gönül vermiş bir adama nasıl sahip çıkıldığını bütün Türkiye’ye gösterdiler. Onun için hepsine ayrı ayrı çok teşekkür ediyorum. Sabah 06.00’da evdeydim. Ben yine 08.00’de ayaktaydım. Bugün cenaze törenlerine katılacağım. Ben cezaevindeyken eniştem ölmüştü. Bacıma gideceğim. Akşam deprem yürüyüşü var. Ona katılacağım. Sonra biraz erken eve geleceğim. Çocuklar hep burada. GÖREVE BAŞLAMAM LAZIM İçişleri Bakanlığı, tutukluluktan dolayı her iki ayda bir açıkta kalma süresini uzatabiliyor. Tutukluluk kalktığı için otomatikman benim göreve başlamam lazım. Ama orada başka bir şey yaparlar mı, onu bilmiyorum. Göreve büyük bir heyecanla başlamak, Adana’ya hizmet etmek istiyorum. Tabii benim yarım bıraktığım işler var. Vekil atadığımız arkadaşımız Güngör Geçer işleri diyaloglu olarak götürüyordu. Ama sonuçta ben 12 senedir belediye başkanıyım. Yani bir işin parası nereden gelecek, nasıl ayarlanacak, ne olur düzene koymuştum. Bildiğiniz gibi Türkiye Belediler Birliği Başkanlığını da yapıyordum. Göreve atanınca sanırım o da olur gibi düşünüyorum. Ama o, seçimli olduğu için uygulamayı tam olarak bilmiyorum.” YAPILACAK ÇOK İŞLER VAR CHP Adana İl Başkanı Doç. Dr. Anıl Tanburoğlu, Zeydan Karalar’ın tahliyesi ve göreve başlatılmasının niçin gerekli olduğu konusunda bize şunları söyledi: “Zeydan Başkanımızın tahliyesi gerçekleşti, inşallah 20 Şubat’ta da beraat haberini alacağız. İstenirse hemen göreve başlatılabilir diye düşünüyoruz. Çünkü, sadece yurtdışı çıkış yasağıyla ilgili adli kontrolü var. O sebeple de çok doğal bir şekilde görevini ifa edebilecek bir pozisyonda. Biz de göreve başlatılacak beklentisi içindeyiz. Adıyaman örneği var. Adana’da yapılacak çok işler var. Bir deprem şehriyiz. Güçlendirme çalışmalarıyla alakalı yapılması gerekenleri başkan savunmasında da söylemişti. Bazı projeler yapılmıştı, bazı işler yapılacaktı. Onlar tabii tutukluluk nedeniyle gerçekleştirilemedi. Şehrin aynı zamanda altyapısının dışında ulaşımıyla ilgili projeleri bulunuyor. Ayrıca metro beklentimiz de var. Bu nedenle Zeydan Bey’in bir an önce göreve başlatılması gerekiyor.” Göreve başlatılması, İçişleri Bakanı’nın yetkisinde Belediye başkanının görevden uzaklaştırılması; görevine iadesi, 5393 Sayılı Belediye Kanununda düzenlenmiş. Emekli Mülkiye Başmüfettişi Mahmut Esen, uygulamayı ve yapılacak işlemleri bize şöyle anlattı: “1-Görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahalli idare organları veya bu organların üyelerini, İçişleri Bakanı, geçici bir tedbir olarak, kesin hükme kadar uzaklaştırabilir. 2- Görevleriyle ilgili bir suç nedeniyle haklarında soruşturma veya kovuşturma açılan belediye başkanının kesin hükme kadar İçişleri Bakanı tarafından görevden uzaklaştırılması veya tutuklanması/kamu hizmetlerinden görev dönemini aşmayacak biçimde yasaklama cezası alması durumlarında ise belediye meclisince başkanvekili seçilir. 3- Göreviyle ilgili bir suç nedeniyle tutuklandığı için yasa gereği/kaçınılmaz olarak görevinden uzaklaştırılmış olan ve dava sürecinde tahliyesine karar verilmiş belediye başkanının durumunun da İçişleri Bakanlığınca re’sen/kendiliğinden yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. “ Esen, “Bu bağlamda yapılacak değerlendirme sonucu İçişleri Bakanı tarafından, belediye başkanının görevine iadesine karar verilebilir. Bu konularda İçişleri Bakanının geniş takdir yetkisi bulunuyor” dedi. ]]>
    </content>
</item>
                <item>
    <title>Ege Cansen</title>
    <link>https://www.sozcu.com.tr/altin-ekonomiye-kazandirilamaz-p291185</link>
    <guid isPermaLink="true">https://www.sozcu.com.tr/altin-ekonomiye-kazandirilamaz-p291185</guid>
    <description>
        <![CDATA[ Milletimizin mülkiyetinde “yastık altında” tabir edilen türden en az 400 milyar dolarlık “ithal altın” olduğu tahmin ediliyor. Bu 400 milyar dolarlık “mali sermaye” milli gelirin büyümesine yani halkın refah düzeyinin artmasına katkı yapmadan öylece yatıp duruyor. Diğer taraftan, hızlı kalkınmak için ]]>
    </description>
    <pubDate>Thu, 05 Feb 2026 05:00:00 &#x2B;0300</pubDate>
    <media:content medium="image" url="https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/development/uploads/images/2023/10/egecansenpng-zU2G_3psQ0eCCgvNBP4ZkQ.png" expression="full"  type="image/jpeg"  width="1200" height="675" />
    <content>
        <![CDATA[ Milletimizin mülkiyetinde “yastık altında” tabir edilen türden en az 400 milyar dolarlık “ithal altın” olduğu tahmin ediliyor. Bu 400 milyar dolarlık “mali sermaye” milli gelirin büyümesine yani halkın refah düzeyinin artmasına katkı yapmadan öylece yatıp duruyor. Diğer taraftan, hızlı kalkınmak için gerekli yatırımları finanse edecek kadar tasarruf edemediğimizden, yurt dışından tasarruf ithal ediyor, yani dış borç alıyoruz. Bazılarımız bu meselenin “altını ekonomiye sokarak” halledilebileceğini düşünüyor. Akla ilk gelen çözüm; altını olanların, altınlarını bankalarda açılacak “Altın Mevduatı” hesaplarına yatırmaları ve bankaların da bu altınları yatırımcılara kredi olarak vermesidir. Nitekim altın mevduatı hesapları açılmasına yıllar önce başlandı. Mevduat sahiplerine, yüzde değil binde mertebelerinde bile olsa altınla faiz de ödeniyor. Ancak altın kredisi diye bir şey duymadım. Yani firmalar veya ihtiyaç sahipleri (mesela ev veya araba almak isteyenler veya düğün yapacaklar) faizi de altınla ödenmek üzere altınla borçlanmıyor. İyi ki de borçlanmıyorlar. Düşünün: Bir firma bundan bir yıl önce 500 milyon TL karşılığı %2.5 yıllık faizle “altın” borçlanmış olsaydı, bankaya olan borcu bugün 1 milyar 75 milyona TL’ye çıkmış olacaktı. Yani yıllık %115 faiz ödemek zorunda kalacaktı. Hemen söyleyeyim: Bir ülkede “Altın Standardı” yoksa o ülkede altın ekonomiye kazandırılamaz. Aslında olsa da düşünülen şekliyle yine kazandırılamaz. Altın istifçiliği sadece ülkemiz değil, tüm dünya için bir sorundur. Ama kişilerin altın saklayarak kendilerini güvende hissetmeleri de göz ardı edilemeyecek bir ihtiyaçtır. ALTIN STANDARDI “Altın Standardı” ülke para biriminin, belli bir miktar fiziki altına eşit olmasıdır. Bu, hem altının fiyatını, hem de ulusal para biriminin değerini stabilize eder. Altın standardı, altının kendisi para iken “altınlar çalınmasın” diye “makbuz” (bank-note) mukabili “güvenilir” bir kuruma (trust’a/bankaya) bırakma şeklinde başlamıştır. ABD’de 1790’dan 1970’e kadar tam 180 yıl yürürlükte kalmıştır. Fiyatları balon gibi şişmiş hisse senedi borsasının aniden çökmesi yüzünden, 1929’da ABD’de Büyük Buhran (Great Depression) patladı. Beş yıl içinde milli gelir %25 azaldı, işsizlik 6 kat artarak %30’a çıktı. ABD’de başlayan bu felaket Avrupa’ya sıçradı ve hatta tüm dünyaya yayıldı. Bu meyanda, savaşlar yüzünden ekonomisi çökmüş, halkı perişan olmuş genç Türkiye’nin kalkınma girişimlerini sekteye uğradı. Ekonomik bağımsızlığı pekiştirmek ve fiyat istikrarını sağlamak için 1930’da Merkez Bankası kuruldu. Büyük Buhran’dan önce hemen her ülkede “Altın Standardı” vardı. Altın standardı, küçülen bir ekonomiyi tekrar büyütüp işsizliği azaltmak amacıyla uygulanacak “para politikasını”nda merkez bankalarının (devletin) elini kolunu bağladığından, Avrupa ülkeleri altın standardını terk etti. ABD “sözde” terk etmedi ama Altın Rezervi Kanunu’nu çıkardı. Bu kanunla, ABD’de yaşayanlar, ellerindeki “sikke ve külçe” altınları bankaya (devlete) verip, karşılığında “kâğıt dolar” almakla mükellef kılındı. 1971’de ABD de altın standardını terk etti. Altınının arzı kısıtlı olduğundan Altın Standardı olan bir ülkede “enflasyona oluşamaz” diye düşünülmüştür. Altın madeni olmayan Osmanlı devleti, borç ödemekten memurlarına maaş ödeyemez hale düşünce, altına bakır katarak (tağşişle) altın para zamanında bile enflasyon yaratmıştır. Aynısını sıkışınca her devlet yapabilir. SON SÖZ: Parayı altına bağlamak, ekonomiye deli gömleği giydirmektir.]]>
    </content>
</item>
                <item>
    <title>Yekta Güngör Özden</title>
    <link>https://www.sozcu.com.tr/ne-cekiyorsak-p291186</link>
    <guid isPermaLink="true">https://www.sozcu.com.tr/ne-cekiyorsak-p291186</guid>
    <description>
        <![CDATA[ Toplumsal yaşamda her şey istediğimiz, umduğumuz ve beklediğimiz gibi olmuyor. Bu tanı ve bu kanı çok kimsenin paylaşacağı bir gerçektir. Hepimizin kişisel, toplumsal ve kurumsal düzeyde payımız olan bir yaşam gerçeğidir. Bilerek ya da bilmeyerek hepimizin yanlışları, yanılgıları içinde bu durumlara ]]>
    </description>
    <pubDate>Thu, 05 Feb 2026 05:00:00 &#x2B;0300</pubDate>
    <media:content medium="image" url="https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/development/uploads/images/2023/10/yektagungorozdenpng-zP0TsX7F3Ee0UR1N0FEZlg.png" expression="full"  type="image/jpeg"  width="1200" height="675" />
    <content>
        <![CDATA[ Toplumsal yaşamda her şey istediğimiz, umduğumuz ve beklediğimiz gibi olmuyor. Bu tanı ve bu kanı çok kimsenin paylaşacağı bir gerçektir. Hepimizin kişisel, toplumsal ve kurumsal düzeyde payımız olan bir yaşam gerçeğidir. Bilerek ya da bilmeyerek hepimizin yanlışları, yanılgıları içinde bu durumlara rastlanmakta, kendimizi alıkoyamadığımız alışkanlıklar, tutum ve davranışlar, tepkiler ve uygulamalarla pişmanlık duyuran durumlara düşmekteyiz. Unuttuklarımız, yanlış algıladıklarımız için özür dileyerek bu durumları hemen şöyle sıralayabiliriz: Arsızlık, aşırma, acelecilik (aculluk), aymazlık (gafillik), ayrımcılık, asalaklık, ataklık, açgözlülük, adamsendecilik, aşağılık duygusu, baştansavmacılık, boşboğazlık, bölücülük, bencillik, bağımlılık, boşluk, bıçkınlık, bağnazlık, bilgisizlik, bozgunculuk, bilinçsizlik, çıkarcılık, cemaatçilik, çekiştirme, çekemezlik, densizlik, düşüncesizlik, düzensizlik, döneklik, doyumsuzluk, dedikoduculuk, düzenbazlık, erdemsizlik, efelik, fırsatçılık, falcılık, fesatlık, gevezelik, gevşeklik, görgüsüzlük, hoşgörüsüzlük, güdümlülük, hırsızlık, hortumculuk, haksızlık, ırkçılık, ilgisizlik, ilkellik, ikiyüzlülük, işsizlik, içtensizlik, iftira, ilkesizlik, inançsızlık, savsaklama (ihmal), kabalık, korkaklık, kaçakçılık, karalama, kapkaççılık, kendini beğenmişlik, külhanbeylik, küstahlık, kıskançlık, karşıtlık, kayırma, kişiliksizlik, kabadayılık, lâf ebeliği, münasebetsizlik, mezhepçilik, nankörlük, mübalâğıcılık (abartıcılık), onursuzluk, ölçüsüzlük, partizanlık, patavatsızlık, rezillik, savurganlık, sömürücülük, saldırganlık, sululuk, sabırsızlık, sinirlilik, sevgisizlik, saygısızlık, sapkınlık, sapıklık, pasaklılık, pişkinlik, şirretlik, pisboğazlık, şımarıklık, şaklabanlık, taşkınlık, tembellik, tutuculuk, terbiyesizlik, tahammülsüzlük, taklitçilik, tepkisizlik, tükenmişlik, teslimiyetçilik, tuhaflık, tutukluk, terslik, tutarsızlık, ukalâlık, umursamazlık, unutkanlık, uyuşmazlık, uyumsuzluk, uşaklık, uyduluk, uyuşukluk, umutsuzluk, ürkeklik, vurdumduymazlık, yaramazlık, yandaşlık, yalakalık, yavşaklık, yobazlık, yılışıklık, yiyicilik, yolsuzluk, yozluk, yalancılık, yüzsüzlük, yüreksizlik, zirzopluk, zıpırlık, züppelik, zalimlik ve zevzeklik. Toplumsal Özeleştiri Hepimizi üzen, inciten, yaralayan, başımızı ağrıtan, tartışmalara, ayrışmalara, karşıtlıklara, yitiklere neden olan tutum ve davranışlara, aykırılıklara, kötü alışkanlıklara karşı hoşgörü, anlayış ve sabırla karşı çıkmak, olumsuzluktan gidermek ve yaraları sarmak için birbirimizi etkilemek, eğitime çok önem vermek ve insanlık değerlerini ödünsüz savunmak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Çekişmeler, sert tartışmalar, kavgalar, karşıtlıklar, kötülükler, çirkinlikler, sonradan pişmanlık duyuran tutum ve davranışlardan yaşamı gölgeleyip karartan olumsuzluklardır. İnsan, yurttaş, akraba, hemşeri, arkadaş, komşu ve meslektaş olmanın erinci ve gönenciyle birbirimize yaklaşmak, destek olmak, güç ve esenlik verecek soylu ilişkilerimiz olmalıdır. Başta siyasal, öbür gereksiz nedenlerle birbirimizden kopmak, birbirine karşı olmak yanlışına, başka yanılgılara düşmemeliyiz.]]>
    </content>
</item>
                <item>
    <title>Sultan Uçar</title>
    <link>https://www.sozcu.com.tr/balli-maasa-hucum-p291779</link>
    <guid isPermaLink="true">https://www.sozcu.com.tr/balli-maasa-hucum-p291779</guid>
    <description>
        <![CDATA[ İstanbul’da gözlerimle gördüm. Genç delikanlı, “Hanımefendi lütfen yardımmm...” diyebildi. Hayat yükünü taşıyamayan başı, metro istasyonunda soğuk mermerlere düştü. Çantamdaki birkaç akide şekerini verdim. Soğuk, buz gibi terler döküyordu. “Eğitim fakültesinde asistanım. Bugün, doktora sınavındaydım. ]]>
    </description>
    <pubDate>Sat, 07 Feb 2026 05:00:00 &#x2B;0300</pubDate>
    <media:content medium="image" url="https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/development/uploads/images/2023/10/sultanucarpng-wVZpU-tLykKwKruMjrWSWw.png" expression="full"  type="image/jpeg"  width="1200" height="675" />
    <content>
        <![CDATA[ İstanbul’da gözlerimle gördüm. Genç delikanlı, “Hanımefendi lütfen yardımmm...” diyebildi. Hayat yükünü taşıyamayan başı, metro istasyonunda soğuk mermerlere düştü. Çantamdaki birkaç akide şekerini verdim. Soğuk, buz gibi terler döküyordu. “Eğitim fakültesinde asistanım. Bugün, doktora sınavındaydım. Altı profesörün önüne çıkıp, tezimi savundum. Yıllardır bunun için hazırlandım. Yemek yiyemedim, açım. Size zahmet verdim. Beni affedin” diyerek, mahcubiyetle başını öne eğdi. Bu utanç, genç akademisyenin miydi? Üniversitede kürsüye çıkacak bir bilim insanının alnından akan terler, omuzlarına onurla dökülüyordu. Nietzsche, “En insani davranış, bir insanın utanılası duruma düşmesini önlemektir” der. Üniversitelerde kürsüler 24 yıl öncesine kadar emekle hak edilir, kürsüler utançtan ar etmezdi. SARAYIN PROFESÖRÜ AKP iktidarında, akademik ahlak çöktü. Saray emriyle bir gecede profesör hatta rektör yapılanlar, utanmayı unutturdu. MEB Yusuf Tekin de onlardan biri ve Türk eğitim sistemini kafasına göre kurguluyor. Akademisyen olmak için ağır bedeller ödemedi. Doktora, doçentlik tezi için uykusuz geceler yaşamadı. Klasörler dolusu kitaplara gömülüp, üniversite kütüphanesinde yorgunluktan başı masaya düşmedi. Fakülte koridorlarında koşturup, amfilerde ders vermedi. Dekanların önünde tezini savundu mu? Profesör olmak için yaşanan zorluğu hiç bilmiyor. 2013-2018 yıllarında MEB müsteşarıydı. “Geride, saatini, gününü, haftasını, ayını, yılını ve yıllarını derken, her anını ilmek ilmek ördüğüm 5 yıl bıraktık. Bize aydınlık yarınların muştusu…” diyerek, okullara tarikatları soktuğunu müjdeleyip, koltuktan kalktı. ÇAKMA REKTÖRLER MEB’de müsteşarlık yaparken hangi ara, hangi vakit, hangi üniversitede tam zamanlı çalışıp ders verdi? Bu yoksul halkın evlatları, akademisyen olmak için üniversite kütüphanelerinde sabahlarken, bu haksızlığa akademik camia sustu. Zat-ı muhterem, müsteşarlığının bittiği 24 Temmuz 2018’de doçentti. Koltuktan kalktıktan 3 gün sonra 27 Temmuz 2018’de Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörlüğü, RG’de bir profesör alım ilanına çıktı. Adrese teslim ilanda profesörün tez konusu ne miydi? “Parlamentolar, Meşrutiyet ve Osmanlı son dönemi hakkında çalışmalar yapmış olmak” Öyle ki; yüksek lisans tezinin adı, bire bir yazılmıştı. Doçentlikte 5 yıl görev yapmadan, profesör olunamaz. Bırakın doçentlikte 5 yıl ve profesörlükte 3 yıl görev yapmayı, onun için 24 saatliğine YÖK Kanunu değiştirilip, üç günde profesör, dördüncü gün rektör yapıldı. MAAŞLAR İKİ KATI Profesörlüğü, rektörlüğü hatta akademik kariyeri tartışmalı bu isim şimdi gel gör ki; şubatın ikinci haftası akademisyenleri ballı maaşla işe almaya hazırlanan Milli Eğitim Akademisi’ni (MEA) kurdu. Türkiye’deki 92 eğitim fakültesinden 44’ü, “THE 2026 Dünya Sıralaması”ndaki başarısıyla İngiltere ve İspanya’dan sonra dünya üçüncüsü oldu. O vakit akademiler niye kuruldu? Tamamen duygusal sır (!), yeni yayınlanan yönetmelikle ortaya çıktı. Devlet üniversitelerinde; profesör maaşı 125 bin TL, doçent maaşı 95 binle 110 bin TL arası, doktor maaşı 85 binle 105 bin TL aralığındayken, akademide profesör maaşı 216 bin 697 TL, doçent maaşı 162 bin TL ve doktor maaşı 136 bin TL. Ücretli öğretmen adı altında 100 bin genci atamayıp, 20-25 bin TL aylık maaşla çalıştıran MEB, akademide ders verecek öğretmenlere ise 108 bin lira maaş verecek. KÜRSÜ KAPIŞMACA MEA yönetimi mi? Başkan Prof. Dr. Ali Fuat Arıca, bakanın hemşehrisi, eğitimci. Başkanlık maaşı gizli! Akademide ders verince, üste 216 bin lira daha alacak mı? Orasını karıştırmayın! Kurul üyeleri; Prof. Dr. Hayati Akyol (Gazi Eğitim), Prof. Dr. İsmail Aydoğan (Ankara Eğitim), Prof. Dr. Fatih Çetinkaya (Düzce Eğitim), Prof. Dr. Salim Pilav (Gazi Eğitim), Dr. Yusuf Akbaş (Ankara İlahiyat), Dr. Önder Karacaoğlu (Marmara Eğitim) diye liste uzuyor. Beyler; eğitim fakültelerinde öğretmen adaylarına formasyonu siz vermediniz mi? Şimdi, ‘eğitim fakülteleri başarısız’ diyorsanız, asıl başarısız sizsiniz. AKP eski milletvekilleri, gelenek olduğu üzere rektör atanır. Rektörlük koltukları maalesef ki, doldu. 177 bin 675 lira emekli milletvekili maaşıyla kıt kanaat (!) geçinen AKP’li eski vekiller, gözünü 216 bin TL ek profesör maaşı verilen Milli Eğitim Akademilerine dikti. Gariban milletin evlatları akademisyen olmak için varsın açlıktan yollarda düşüp bayılsın! Ak pak akademisyenler; akademi, emekli maaşı derken 394 bin liralık ballı maaşlarınızla akademi tarihine geçtiniz. ]]>
    </content>
</item>
                <item>
    <title>Öner Döşer</title>
    <link>https://www.sozcu.com.tr/aslan-burcunda-dolunay-p289050</link>
    <guid isPermaLink="true">https://www.sozcu.com.tr/aslan-burcunda-dolunay-p289050</guid>
    <description>
        <![CDATA[ 2 Şubat Pazartesi gecesi saat 01:09’da gerçekleşecek Aslan burcundaki dolunay, 2026 yılının en dikkat çeken dolunaylarından bir tanesi. Dünya Astrolojisi türünde Aslan burcu yönetme becerisiyle, yöneticilerle, monarşiyle bağdaştırılır. Aşağıdaki haritada görüldüğü üzere, Ay Tepe Noktasında Aslan ]]>
    </description>
    <pubDate>Sun, 01 Feb 2026 05:00:00 &#x2B;0300</pubDate>
    <media:content medium="image" url="https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/production/uploads/images/2024/1/onerdoseryazarpng-iE37Ba61eUmpqyfO_xjZKQ.png" expression="full"  type="image/jpeg"  width="1200" height="675" />
    <content>
        <![CDATA[ 2 Şubat Pazartesi gecesi saat 01:09’da gerçekleşecek Aslan burcundaki dolunay, 2026 yılının en dikkat çeken dolunaylarından bir tanesi. Dünya Astrolojisi türünde Aslan burcu yönetme becerisiyle, yöneticilerle, monarşiyle bağdaştırılır. Aşağıdaki haritada görüldüğü üzere, Ay Tepe Noktasında Aslan burcunda yerleşmekte, içinde bulunduğumuz bölgede liderlerin odak noktasında olacağını göstermektedir. Ay’ın karşısındaki Kova burcunda yerleşen Güneş ve dört gezegen ise, yönetici figürlerinin aldıkları kararlara karşın muhalefetten seslerin yükseleceğini düşündürmektedir. Dünya Astrolojisinde Kova burcu çoğulcu yönetimlerle, demokrasiyle, insan haklarıyla, eşitlik ve adalet temalarıyla, halkların sesiyle ilişkilendirilir. 2 Şubat 2026’da gerçekleşecek Aslan dolunayını takip eden günlerde halkın liderlerin karşısındaki onaylamayan duruşunu, protestoları görmeye başlayabiliriz. SERT VE ŞİDETLİ OLAYLAR Kova burcundaki gezegen toplaşmasının içerisinde yer alan Mars ve Plüton, sert ve şiddetli olaylara, savaş atmosferini gerebilecek saldırılara işaret etmektedir. Mars, yönlendirici gezegen Plüton’la birlikte, dolayısıyla sert, şiddetli bir enerjiyi anlatıyor. Gezegen toplaşmasının bir parçası olan Merkür’ün Uranüs ile dik açıda olması, hava ve dron saldırılarına, güvenlik sistemlere yönelik saldırılara, sabotajlara, nükleerle ilgili risklere veya anlaşmazlıklara dikkat çekmektedir. NÜKLEER ANLAŞMAZLIKLAR Nükleerle ilişkilendirilen Uranüs 4 Şubat tarihinde direkte dönecek. 5 Şubat 2026’da Rusya ve ABD’nin nükleer güçlerini kısıtlayan son ikili anlaşma olan Yeni Stratejik Silah Azaltma Anlaşması’nın sona ermesiyle, küresel nükleer silah stoklarına ilişkin yasal olarak bağlayıcı sınırlamalar da sona erecek. Eğer bu iki ülke anlaşamazsa, dünya nükleer silahlanma dönemine girebilir. Haritada ikili anlaşmalar alanında yer alan Uranüs’ün Merkür’den kare açı alması, bu konuda anlaşmazlık riskine dikkat çekmektedir. HANGİ BÖLGELER ETKİLENİYOR? Bu dolunayın astroloji haritasında özellikle Kova burcundaki gezegen diziliminin yine Amerika bölgesine yakın iz düştüğünü görüyoruz. Aslında Pasifik Okyanusu civarına çok hat denk geldiği için Pasifik’te bazı sismik aktivite artışı, depremler olasıdır. Ve yine bilhassa Venezuela üzerinden geçen Mars-Plüton hattı çok sert bir hat. O bölgeye yönelik savaş enerjisini tetikliyor. Venezuela, Kolombiya, Brezilya, Bolivya civarından da geçiyor. Ve Amerika Birleşik Devletleri için genel olarak baktığımızda Satürn-Neptün orta noktası Meksika’nın da olduğu sınırdan bölgeden geçtiği için o bölgede kaotik, zorlu bir etki devrede. Ve Amerika Birleşik Devletleri için yine düzensiz, kararsız ve dağınık görünen etkiler devrede olacak. ABD Dolunayın ufuk düzlemiyle çakıştığı hat Amerika’nın başkenti Washington’a yakın iz düşüyor. Haliyle ABD bu dolunaydan önemli ölçüde etki alacak. Halk protestoları görülebilir. Açık düşmanlıkları temsil eden 7.evde çok sayıda gezegen olması ve bunların arasında Mars’ın da bulunması, dışarıdan gelecek saldırılara da açık olacaklarını gösteriyor. O bölge için tepe noktasına iz düşen Uranüs, beklenmedik kararlara ve dengesiz çıkışlara da dikkat çekiyor. Uranüs’ün Başkan Trump’ın haritasındaki Mars derecesini tetikleyecek olması, liderin de beklenmedik bir zamanda saldırı alma potansiyelini gösteriyor. İRAN Haritayı İran’ın Başkenti Tahran’a göre çizdirdiğimizde, Uranüs’ün ufuk düzlemiyle hizalandığını görüyoruz. Bu da beklenmedik anda gelebilecek saldırılara, hava yoluyla ya da dronlarla saldırı alma potansiyeline işaret ederken, yine nükleer konusuna dikkat çekiyor. Dolunayı takip eden günler İran için çok kritik gözüküyor. Güney Ay Düğümünün Tepe Noktasındaki yerleşimi, rejim yönetiminin düşmesine veya önemli ölçüde zarar görmesine, lider pozisyonu tutan kişilerin kayba uğramasına veya ortadan kaybolmasına işaret ediyor. ORTADOĞU Ay’ın tepe noktasıyla çakıştığı bölge Türkiye’nin de bulunduğu bölgeye iz düşüyor. Rusya’dan aşağı inen hatlar Ukrayna üzerinden de geçiyor, Karadeniz üzerinden Orta Anadolu ve Akdeniz’e, Kıbrıs’a da iz düşüyor ve Afrika’ya iniyor. Dolayısıyla ülkemiz açısından da çok önemli bir dolunay. Hükümetin önemli kararlar alabileceği ama muhalefetin daha güçlü tepkiler gösterebileceği, özellikle halkla ilgili konularda hareketlilik, halkın protestoları gibi temaların çok ön plana çıkacağı bir zaman dilimi. Yani otorite figürlerine karşı duruş enerjisi devrede olacak. Bu Türkiye’nin orta bölgesinden geçiyor ve bilhassa Ankara üzerine iz düşüyor. Dolayısıyla politik açıdan türbülanslı bir zaman dilimine işaret ediyor. Uranüs ile dik açıda olan Venüs ve Merkür hattı da Ortadoğu’ya denk düşüyor. AFRİKA Kıbrıs da çok önemli olacak. Çünkü tepe ve ayak ucu noktası, yani meridyen tam Kıbrıs üzerinden geçiyor. Mısır’a iniyor, Sudan, Etiyopya, Güney Afrika’ya doğru iniyor. Demek ki Güney Afrika’da da yine böyle çalkantılı hareketler ve Kıbrıs konusunun yine türbülanslı bir şekilde gündeme gelmesi söz konusu olabilir. DIŞ BAĞLANTILAR Öte yandan, bu dolunayın Türkiye’ye göre haritasında yurt dışına yönelik gelişmeleri ifade eden Jüpiter retro olsa da bazı dış menşeli destekleri işaret ediyor. Ve çocuklar alanına denk düşen Satürn de çocukların geleceğine yönelik önemli bazı kararlar ve sorumluluklar alınacağını gösteriyor. Uranüs’ün haritanın diğer ülkelerle ikili ilişkiler alanına denk düşmesi de beklenmedik şekilde ikili ilişkilerde bazı güvenliğe zarar verecek gelişmelerin devreye gireceğini gösterebilir. TÜRKİYE 2 Şubat tarihinde Aslan burcunda gerçekleşecek dolunay, Türkiye astroloji haritasının para hanelerini etkiliyor ve astroloji haritamızdaki şans noktasına da stresli açılar yapıyor. Dolayısıyla ekonomiyle ilgili konular açısından zor bir zaman dilimi olacak. Krediler, borçlar, ödemelerle ilgili sıkıntıların devrede olduğu bir zaman dilimi. Tehlikeli ve riskli birtakım durumlardan dolayı kayıplar da yaşanabilir bu ay içerisinde. Her koşulda vatandaşların ekonomik zorluklarının arttığı, iflasların da kendini daha fazla göstermeye başladığı bu zaman diliminde bankalarla, bankacılıkla ilgili konularda bazı kritik gelişmeler veya bu alandaki dönüştürücü etkiler devrede olabilir. Yönetimle ilgili konularda yine bazı belirsizliklerin devrede olabileceği bir zaman dilimi. Öte yandan, uluslararası ilişkilerde aracı rolümüzü üstlenmemiz gerekebilir. DEĞERLİ MADENLER Altın ve gümüşte yükseliş devam ederken, alternatif yatırım araçları olan platin ve bakır da değer kazanıyor. Şubat ayı platin için verimli olabilir. Bakır için ise Nisan sonrası daha fazla artış söz konusu olabilir. Bu konuda bilgi verdiğim videoyu linkten izleyebilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=68EpzHoNfsk BITCOIN 2 Şubat tarihinde gerçekleşecek olan dolunay da yine kripto, özellikle Bitcoin astroloji haritasını tetikliyor. Yani burada manipülasyonlar, hızlı düşüş, hızlı yükseliş gibi güvenilmesi zor ve istikrarsız iniş-çıkışlar olasıdır. Ama genel olarak, Bitcoin haritasında Kova burcunda yerleşmiş Kuzey Ay Düğümünün kendi pozisyonuna dönüş yapacağı 2026 yılının ikinci yarısından sonrasındaki transitler, Uranüs ve Plüton arasındaki üçgen açının çok aktif olacağı 2026 yaz aylarını dikkate alırsak, tüm bunlar Bitcoin’in hayli hareketleneceğini gösteriyor. SİSMİK AKTİVİTE Sismik aktivite açısından riskli bir zaman diliminden geçmekteyiz. Zira çok sayıda gezegen dizilimde bulunuyor. Ve sert, sarsıcı etkiler dolunaydan itibaren kendini göstermeye başlayabilir. Bu bağlamda 5-8 Şubat tarihleri arası özellikle dikkat çekiyor. Önemli gezegen hatları, bulunduğumuz bölgede de etkili depremler olasılığına dikkat çekiyor. 4-8 ŞUBAT ARASI DİKKAT ÇEKİYOR 4 Şubat’ta da Uranüs, direkt harekete dönmek üzere durağanlaşıyor. Merkür’ün Uranüs’le dik açısı 5 Şubat’ta, Venüs’ün Uranüs’le dik açısı 8 Şubat’ta kesinleşiyor. Bütün bunları üst üste koyduğumuzda, 4-8 Şubat zaman aralığı arasındaki zaman diliminde sert ve sarsıcı hadiseler, isyankar konular, gelişmeler olasıdır ve pek tabii ki sismik aktivite açısından bu zaman aralığı dikkat çeker. Satürn’ün Koç burcuna geçiş yapacağı 14 Şubat civarında da Neptün’le kavuşuma ilerleyeceği bu tarih civarında da yine kaotik bir enerji akışı devrede olacak. TEMKİNLİ VE TEDARİKLİ OLUN! Merkür’ün ve Venüs’ün Uranüs ile dik açılarının etkili olacağı önümüzdeki günlerde iletişim, haberleşme, elektrik kesintileri olabilir. Bazı sistemlere erişimde sıkıntılar olasıdır. Temkinli ve tedarikli olmakta fayda var! Her zaman söylediğimiz gibi, bir kısım nakit para da bulundurmak iyi olur. İLİŞKİLERE, ESTETİĞE DİKKAT! Venüs-Uranüs karesinin etkili olacağı özellikle haftanın ikinci yarısında ilişkilerde beklenmedik gelişmelere, kopuşa sebep olabilecek olaylara açık olabiliriz. Şartları zorlamasak isabet ederiz. Kişisel bakım, estetikle ilgili girişimler, giyim kuşam alışverişleri açısından da uygun bir zaman diliminde değiliz. EMPATİK DÜŞÜNCELER İletişi gezegeni Merkür 7 Şubat Cumartesi günü Balık burcuna geçiyor. Bu geçişle birlikte empati de artmaya başlayacak. Karşılıklı fedakarlıklar ve düşünceli konuşmalar hedefini bulmaya başlayabilir. GÜNEŞMERKEZLİ ASTROLOJİ Güneşmerkezli gezegen geometrisine baktığımızda, 1 Şubat’ta kesinleşen Mars-Plüton kavuşumunu ve 3 Şubat’ta kesinleşen Venüs-Uranüs karesini, 6 Şubat’ta Merkür’ün Neptün ve Satürn ile kavuşumunu görüyoruz. Bu da bize bu dönemde güneş rüzgarlarının aktif olacağını gösteriyor. Sismik aktivite açısından da yine 3-6 Şubat civarındaki günler dikkat ekiyor. HAFTANIN DEĞERLENDİRMESİ 2 Şubat Pazartesi gününe Aslan burcunda Dolunay ile başlıyoruz. Bu dolunay hayli sert, zorlu etkilere işaret ediyor. İlişkiler açısından zorlu bir gündeyiz, iletişimsel konularda da hayli sıkıntılar devrede olabilir. Parasal konularda, finansal konularda, ticaretle ilgili konularda zorlanmalar olasıdır. 3 Şubat Salı günü bir şeyleri düzeltmeye çalışabiliriz. Gereksiz eleştirilerden uzak durmalı ve kırıcı olmaktan da kaçınmalıyız. Öte yandan, eğitim, yayıncılık, iletişimsel konularda destekleyici etkiler devrede olacak gün boyunca. 4 Şubat Çarşamba günü Uranüs bugün direkt harekete dönüyor. Dolayısıyla, bir müddettir içe dönük olarak çalışan sarsıcı, sert etkiler, dışa daha fazla yansımaya başlayacak. Sismik aktivitede artış riski olasıdır. Yardımlaşmak, fayda yaratmak, saygın, etkili kişilerle görüşmek açısından günün özellikle ikinci yarısı kullanılabilir. 5 Şubat Perşembe gününün ilk yarısında bir şeyler boşlukta kalabilir. Günün ikinci yarısında yanılgılara, hayal kırıklıklarına açık bir zaman diliminde olacağız. Merkür-Uranüs arasındaki dik açı, beklenmedik durum ve yön değişikliklerine, ticari konularda streslere, iletişim kazalarına ve kesintilerine, aynı zamanda sinirsel gerginliklere de işaret ediyor. 6 Şubat Cuma sabah saatlerinde enerjimizi, eforumuzu daha dengeli bir şekilde ortaya koyabiliriz. Yapacağımız iş ve girişimlerde gücümüzü daha iyi dengeleyebiliriz. Sportif aktiviteler, yürüyüşler için uygun bir zaman dilimindeyiz. Akşam saatlerinde ilişkilerde daha rahat ilerleyebiliriz, sosyal ilişkilerden istifade edebiliriz, önem verdiğimiz kişilerle bir araya gelmek için uygun bir zaman dilimindeyiz. 7 Şubat Cumartesi sabah saatlerinde etkili, sağlık konularına dikkatli olmak, dikkat etmek gerektiğini anlatıyor. Kişisel bakım, alışverişler için en azından öğle sonrası saatleri kullanabiliriz ama genel anlamda Venüs ve Uranüs arasındaki dik açı çok etkili olduğu için radikal büyük değişikliklere kalkışmamalıyız. 8 Şubat Pazar sabah saatleri duygusal açıdan hayli gergin olabilir. Venüs ve Uranüs arasındaki dik açının da etkili olacağı gün genelinde ilişkilerde beklenmedik durum ve yön değişikliklerine açığız. Kişisel bakım, alışverişler, güzelleştirme, estetikle ilgili konular ya da herhangi bir dekorasyonla ilgili girişim açısından uygun bir günde değiliz.]]>
    </content>
</item>
                <item>
    <title>Güney Öztürk</title>
    <link>https://www.sozcu.com.tr/netflix-izleyici-kodunu-cozdu-p291506</link>
    <guid isPermaLink="true">https://www.sozcu.com.tr/netflix-izleyici-kodunu-cozdu-p291506</guid>
    <description>
        <![CDATA[ Bir akşam üstü... “Bir bölüm bakayım” diye açıyorsunuz. Sonra bir tane daha. Derken saat ilerliyor, gece oluyor ve bir bakmışsınız Bridgerton’ın ilk dört bölümü bitmiş. Ama hikâye bitmemiş. Netflix bu kez “hepsi bir arada” yapmamış. Dört bölüm şimdi, dört bölüm sonra. Bekleyeceksiniz. Sinir bozucu ]]>
    </description>
    <pubDate>Fri, 06 Feb 2026 05:00:00 &#x2B;0300</pubDate>
    <media:content medium="image" url="https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/production/uploads/images/2024/11/guneyozturkfotopng-3QTgvCSH3EeZRs79DQyJfg.png" expression="full"  type="image/jpeg"  width="1200" height="675" />
    <content>
        <![CDATA[ Bir akşam üstü... “Bir bölüm bakayım” diye açıyorsunuz. Sonra bir tane daha. Derken saat ilerliyor, gece oluyor ve bir bakmışsınız Bridgerton’ın ilk dört bölümü bitmiş. Ama hikâye bitmemiş. Netflix bu kez “hepsi bir arada” yapmamış. Dört bölüm şimdi, dört bölüm sonra. Bekleyeceksiniz. Sinir bozucu mu? Evet. Tesadüf mü? Hiç değil. Aslında bu kararın arkasında ne dizi estetiği ne de yaratıcı kaygı var. Mesele çok daha soğukkanlı... Netflix bugün ‘bekletme’ işini hobi olsun diye yapmıyor. Şirket 2025 sonunda 325 milyon ücretli üyelik eşiğini aştığını açıklarken, her kararını iki şeye göre tartıyor. Gündemi uzatmak ve aboneliği uzatmak. Ya da pazarlama diliyle izleyici psikolojisi ve abonelik matematiği... ★★★ Netflix uzun süre tek bir alışkanlık yarattı... “Hepsini ver, izleyici çöksün.” Binge-watching kültürü böyle doğdu. Ama bir süre sonra şirket şunu fark etti ki insanlar diziyi bitiriyor ama platformu da aynı hızla terk ediyor. Bir hafta heyecan, sonra sessizlik. Oysa Netflix’in ihtiyacı olan şey süreklilikti; tek seferlik patlama değil, uzayan bir bağ. Burada devreye “dört bölüm” fikri giriyor. Çünkü dört bölüm, insan zihni için kritik bir eşik. Ne az ne çok. Bir akşamda bitebilecek kadar kısa ama “bir şey başardım” hissi verecek kadar uzun. Çoğu bölüm 50-70 dakika aralığında geziniyor. Yaklaşık dört saatlik bir süre... Uzun bir film izlemek gibi. Psikolojik olarak tamamlanmış bir deneyim. Bu çok önemli bir detay. Çünkü izleyici davranışları üzerine yapılan araştırmalar şunu söylüyor... İnsanlar yarım bırakmaktan hoşlanmıyor ama erişilemez hedeflerden de kaçıyor. Sekiz bölümlük bir diziyi tek gecede bitirmek çoğu kişi için zor. Ama “ilk yarısını” bitirmek? İşte o mümkün. Ve mümkün olan hedefler, insanı ekrana bağlayan şeyler. ★★★ Netflix’in kendi kullanıcı verileri de bunu doğruluyor. Kullanıcıların büyük bölümü tek oturuşta iki ila altı bölüm izliyor. Yani dört bölüm, tam bu davranış aralığının ortasında duruyor. Bilinçli bir mühendislik. Bir de işin “ilerleme hissi” kısmı var. Sekiz bölümlük bir dizinin dört bölümünü bitirdiğinizde, hikâyenin yarısını tamamlamış oluyorsunuz. Bu, zihinde ciddi bir tatmin yaratıyor. Bir kitabın ilk iki sayfasını okumakla ilk beş bölümünü bitirmek arasındaki fark gibi. Aynı hikâye ama algı bambaşka. Ve işin kritik noktası burada başlıyor. Siz birinci kısmı bitirdiğiniz anda, diziyle bağınız kopmuyor. Aksine, yarım kalmış oluyor. Merak değil sadece; aynı zamanda bir “borç” hissi oluşuyor. “Başladım, bitirmeliyim.” İkinci kısım artık sadece bir seçenek değil, zihinsel bir zorunluluk. ★★★ Netflix ana sayfada sadece ‘ne var’ı değil; hangi satırda hangi dizinin görüneceğini, o satırda hangi başlıkların çıkacağını ve sıralamayı kişiye göre belirliyor. Dizinin ikinci parçası yüklenince algoritmanın eline ikinci bir ‘yeniden öne çıkarma’ düğmesi daha verilmiş oluyor. İşin ikinci ve daha stratejik boyutu ise gündem. Dijital çağda bir dizinin ömrü çok kısa. Tüm sezonu aynı anda verdiğinizde, konuşulma süresi genellikle bir haftayı geçmiyor. Sosyal medya birkaç gün dolup taşıyor, sonra yeni bir şey geliyor ve eski dizi unutuluyor. Oysa iki parça halinde yayınladığınızda tablo değişiyor. İlk dalga geliyor... Yorumlar, teoriler, eleştiriler, videolar. Tam bu dalga sönmeye başlarken ikinci kısım... Yeni manşetler, yeni tartışmalar, yeni etkileşim. Yani tek bir diziden iki ayrı medya döngüsü çıkarıyorsunuz. Görünürlük iki katına çıkıyor. ★★★ Ve elbette asıl mesele abonelik. Bir diziyi tek ayda bitirirseniz, iptal etme ihtimaliniz yüksek. Ama “devamı gelecek” duygusu varsa? O iptal butonu erteleniyor. Bir ay daha. Belki iki. Netflix şunu çok iyi biliyor. Kimse finali görmeden platformdan ayrılmak istemez. Sonuç olarak evet, beklemek sinir bozucu. Evet, “neden eskisi gibi vermiyorsunuz” diye söyleniyoruz. Ama sistem çalışıyor. Ve dürüst olalım... İkinci dört bölümü yine izleyeceğiz.]]>
    </content>
</item>
                <item>
    <title>Naim Babüroğlu</title>
    <link>https://www.sozcu.com.tr/agla-hatay-agla-p291780</link>
    <guid isPermaLink="true">https://www.sozcu.com.tr/agla-hatay-agla-p291780</guid>
    <description>
        <![CDATA[ MÖ 333... Aristo’nun öğrencisi, Makedonyalı Büyük İskender Hatay’a geldi. İssos savaşında, meşhur Pers (İran) Kralı III.Darius’u mağlup etti. Ve Antakya bölgesi, Büyük İskender tarafından ele geçirildi. Çok beğendiği için kendi adını bu kente verdi: İskenderun... ★★★ MÖ 47... Dünya tarihinin en ]]>
    </description>
    <pubDate>Sat, 07 Feb 2026 05:00:00 &#x2B;0300</pubDate>
    <media:content medium="image" url="https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/production/uploads/images/2024/10/sosyalmedyapng-HI03TVABiUu_QkWa3y4OqA.png" expression="full"  type="image/jpeg"  width="1200" height="675" />
    <content>
        <![CDATA[ MÖ 333... Aristo’nun öğrencisi, Makedonyalı Büyük İskender Hatay’a geldi. İssos savaşında, meşhur Pers (İran) Kralı III.Darius’u mağlup etti. Ve Antakya bölgesi, Büyük İskender tarafından ele geçirildi. Çok beğendiği için kendi adını bu kente verdi: İskenderun... ★★★ MÖ 47... Dünya tarihinin en etkili liderlerinden Sezar, bu topraklarda dolaştı. Antakya’ya, özel bir statü verdi. ★★★ 30 Ekim 1918... Osmanlı Devleti’ni tarih sahnesinden silen, Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı. İngiltere ve Fransa, Antakya’yı işgal etti. Mustafa Kemal Paşa, Suriye’de 7’nci Ordu Komutanı’dır. Karargâhı, Hatay sınırlarının hemen güneyinde bulunan Suriye’de Afrin ilçesi Reco köyündedir. ★★★ Mustafa Kemal, Hatay’ın işgalini Adana’da İşgal Orduları Komutanı nezdinde protesto eder. Hatay, O’nun “Şahsi Meselesi” olacaktır. ★★★ 1920... Mustafa Kemal Paşa, İskenderun (Hatay) Sancağı’nın Misak-ı Milli sınırları içinde kaldığını belirtir. Hatay halkı, rahat bir nefes alır. ★★★ 15 Mart 1923... Adana’ya yaptığı ziyarette, Atatürk’ü Antakyalılar da karşılar. Antakyalı genç bir kız, bir şiir okur. Duygulanan Atatürk: “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz” diyerek, noktayı koyar. ★★★ 1 Kasım 1936... Milletinin lideri Meclis açış konuşmasında, Hatay’ı sahiplenir. Ve der ki: “Bu sırada milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, İskenderun ve Antakya halkının kaderidir...” ★★★ 1936... Atatürk, İskenderun Sancağı olarak adlandırılan bölgeye, “Hatay” adını verir. ★★★ 7 Ocak 1937... Lider, Konya’dan haykırır: “Ben memleketi hiçbir zaman savaşa sürüklemem, fakat Hatay benim için vazgeçilmez bir davam olmuştur...” ★★★ 29 Ekim 1937... Atatürk’ün katıldığı son Cumhuriyet Balosu... Fransız Büyükelçi’sine, Hatay için gerekirse savaşacağını söyler: “Büyük Meclis’in kürsüsünden milletime söz verdim. Hatay’ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır...” Lider, böylece Fransa’ya doğrudan mesajını verir. ★★★ 1937... Güzel İzmir’de, yeni bir semt kurulur. Bu semte, Hatay adı verilir. İzmir Hatay’ı, Hatay İzmir’i çok sever. İkisi de, Atatürk’ü çok sever... İzmir’de Hatay’ın, Hatay’da İzmir’in kokusu vardır; ikisinde Selanik kokusu... ★★★ 20-24 Mayıs 1938... Atatürk ağır bir hastalığın pençesindeydi. Ama O, Hatay için sağlığını bir kenara bırakır. Doktorların karşı çıkmalarına rağmen, Mersin’i ve Adana’yı ziyaret eder. Amacı, Fransa’ya gözdağı vermekti. ★★★ Askerlerin resmi geçit törenini, yaklaşık 40 dakika süreyle ayakta kabul eder. Bu ziyarette, hastalığı ciddi şekilde ağırlaşır. Odasına çekildiğinde, burnundan kan gelir. Milletiyle son kucaklaşmasıydı... Bir daha, hiçbir yurt gezisine çıkamayacaktır. ★★★ 25 Mayıs 1938... Adana dönüşü, Ankara’da trenden indikten sonra, gar salonuna güçlükle yürür. Şükrü Saraçoğlu, Falih Rıfkı Atay’ın kulağına fısıldar: “Falih, Atatürk’ün derisine bak, bu bir ölü rengi...” ★★★ 20 Haziran 1938... Hatay’ın durumunu görüşmek üzere, 4,5 saatlik toplantıya başkanlık eder. Çok bitkindir. ★★★ 5 Temmuz 1938 Salı günü... Lider’in Mersin ve Adana ziyareti hedefine ulaşır. Ve Türk askeri Hatay’dadır. ★★★ Atatürk o kadar mutludur ki... Hasta yatağından kalkar. Bir çocuk coşkusuyla, küçük bir motorla boğazda bir gezinti yapar. Türk askerinin Hatay’a girişini kutlar. Ancak, ateşi 39 derecenin üzerine çıkar. ★★★ Çok sevdiği Hataylılara şu mesajı gönderir: “Sizin için artan mutluluk ve refah dilerim...” Aslında, hüzünlü bir vedaydı bu... Hatay Atatürk’ün şahsi davasıydı, ancak kendisini de bitirmişti. ★★★ Bir deri, bir kemik kalmıştı. Kilosu, 46’ya kadar düşer. Bir daha yataktan kalkamayacaktır. ★★★ 24 Ağustos 1938... Hatay’da seçimler yapılır. 40 kişilik Meclis, 2 Eylül 1938 günü açılır. Devletin adı, Hatay Devleti olur. Başkent Antakya’dır. Hatay Devleti’nin bayrağını bizzat Atatürk çizer. ★★★ 10 Kasım 1938... Ölümsüzlüğe yürüdüğünde, Hatay tek kurşun atmadan işgalden kurtarılmıştı. Tarihin kıskandığı lider, milletine ve Hatay’a verdiği sözü tutmuştu. ★★★ Atatürk, Hatay şehididir. Ve Hatay, Atatürk’ün emanetidir. Hatay şu anda, Suriye’de El Kaide terör örgütlerinin cirit attığı bir yer olmamışsa Atatürk sayesindedir. ★★★ Ve 6 Şubat 2023 depremi... Hatay, tarihinin en şiddetli yedinci depremiyle büyük bir felaket yaşadı. Yerle bir olur. ★★★ Ve depremin üzerinden, üç yıl geçmesine rağmen... Hatay’da, on binlerce insan hâlâ konteyner kentlerde yaşamını sürdürmekte... Sağlık, eğitim, hijyen ve psikolojik sorunlar gün geçtikçe derinleşmekte... Toz kirliliği, moloz taşıma ve beton santralleri nedeniyle hastalıklarında artış görülmekte... ★★★ Ve kentin belleği tarihi yapılar, neredesiniz? Kaçı aslına uygun yapıldı? ★★★ 17 Ağustos 1999 Büyük Marmara depreminde askeri birlikler, depremden hemen sonra üç saatte yardıma koşarken... 6 Şubat 2023 depreminde, çok geç müdahale ettiler. Neden? ★★★ Deprem Doğu Akdeniz’e, İskenderun Körfezi’ne yakın mesafede yaşandı. Türkiye’nin en büyük amfibi hücum gemisi Anadolu, binlerce kişiye barınma ve sağlık hizmeti verebilecekken kullanılmadı. Oysa, aynı sınıftaki İspanyol gemisi 72 saat içerisinde İskenderun’daydı. Tank çıkarma gemilerimiz de gecikmeli intikal etti. Neden? ★★★ Bilirsiniz, dünyada asker hastanesi bulunmayan ordu yoktur; Türkiye hariç... Ordular, deprem gibi afetlerde ve savaşta sahra hastanelerini en kısa sürede kurar, yaralılara müdahale eder, canlarını kaybedenleri tahliye eder. ★★★ Ve elbette bilirsiniz... Oy uğruna yapılan imar affının, kaç cana mal olduğunu... *** Ve aslında... Sadece Hatay yerle bir olmadı, kamuya duyulan güvende yıkıldı. ★★★ Her şeye üzülmek, ağıt yakmak bu toprakların kültürüdür, tamam da... Kan ağlamak, bu milletin kaderi mi?.. ★★★ Ahh, Atatürk’ün emaneti Hatay... Ezan, Çan, Hazzan... Tepeden tırnağa insan, insan... ★★★ Hele, o medeniyetler kentinde doğmuşsanız... Ve her esintide, o kentin kokusunu hissediyorsanız... İçiniz yanar, yüreğiniz sızlar... ★★★ Bulutların süzülüşü gibidir, Ardında kalan tebessüm, Ve beni sana götürür, Ağlayan gözyaşların, Ağla Hatay, Atatürk’ün emaneti, Ağla...]]>
    </content>
</item>
                <item>
    <title>Ozan Bingöl</title>
    <link>https://www.sozcu.com.tr/6-subat-in-iki-yuzu-p291505</link>
    <guid isPermaLink="true">https://www.sozcu.com.tr/6-subat-in-iki-yuzu-p291505</guid>
    <description>
        <![CDATA[ Ben bir vergi uzmanıyım. Mesleğim gereği hayatı verilerle, sayılarla, oranlarla, tablolarla okurum. Normal şartlarda bugün size; 1999’dan bu yana toplanan milyarlarca dolarlık deprem vergisinin hangi bütçe açıklarına yama yapıldığını, “Ek MTV” düzenlemesi ve diğer deprem vergileriyle bütçeye ne kadar ]]>
    </description>
    <pubDate>Fri, 06 Feb 2026 05:00:00 &#x2B;0300</pubDate>
    <media:content medium="image" url="https://sozcu01.sozcucdn.com/sozcu/production/uploads/images/2026/1/ozanbingolpng-kTEKO0DOt0mn7lD0ELvFBA.png" expression="full"  type="image/jpeg"  width="1200" height="675" />
    <content>
        <![CDATA[ Ben bir vergi uzmanıyım. Mesleğim gereği hayatı verilerle, sayılarla, oranlarla, tablolarla okurum. Normal şartlarda bugün size; 1999’dan bu yana toplanan milyarlarca dolarlık deprem vergisinin hangi bütçe açıklarına yama yapıldığını, “Ek MTV” düzenlemesi ve diğer deprem vergileriyle bütçeye ne kadar gelir yazıldığını tablolarla anlatabilirdim. Bütçedeki hangi harcama kaleminin depremzedeye, hangi harcama kaleminin ise ballı kaymaklı ihalelerle kimlere akıtıldığını rakamlarla ortaya koyabilirdim ki diğer yazılarımda vatandaşın her kuruş vergisinin nerelere harcandığını satır satır ortaya koyuyorum ve koymaya da devam edeceğim. Ancak bugün, ruhumdaki sızının bilançosunu tutmaya ne kalemim yetiyor ne de matematiğim. Bugün rakamları susturup vicdanı ve şahit olduğumuz o büyük tezatları konuşma, konuşturma günüdür. Bugün, muhasebe günü ama vicdani muhasebe. Çünkü 6 Şubat 2023 sabahı saat 04.17’de biz sadece binalarımızı değil, o güne kadar bizi birbirimize bağlayan pek çok insani değerlerimizi de enkazların altında bıraktık. Üzerinden üç koca yıl geçti. O günden beri yakamızı bırakmayan, insanlığımızı sorgulatan o devasa zıtlıklar, tarihin sayfalarında yerini aldı ve yüzümüze tokat gibi iniyor: - Bir yanda dondurucu soğukta, parmak uçları buz kesmişken betonları çıplak elleriyle ve tırnaklarıyla kazıyan, “Sesimi duyan var mı?” feryadına kendi canını siper ederek cevap veren o dev yürekli madenciler; diğer yanda halk kan ağlarken, sığınılacak son liman olması gereken bir kurumun yardım çadırlarını birer ticari meta gibi “stok” ve “kâr” hesabı yaparak satmış yöneticileri... - Bir yanda mutfağındaki son bir paket makarnayı, sırtındaki tek bir battaniyeyi tanımadığı bir kardeşi üşümesin diye yardım tırına koşturan o vakur ve onurlu insanlarımız; diğer yanda depremzedenin eşyasını taşımayı, harabeye dönmüş şehrin kirasını, bir ekmeğin fiyatını “fırsat” bilip fahiş oranlara çıkaran, acının üzerinden cüzdan kabartan o karanlık, kokuşmuş güruh... - Bir yanda seçim kürsülerinde “Bize oy vermezseniz yardım gelmez, mahzun kalırsınız” diyerek çaresizliği bir siyasi şantaj malzemesine dönüştüren, ölümü ve acıyı sandığa endeksleyen siyaset dili; diğer yanda evladının mezar taşına sarılıp “Devlet nerede?” diye feryat ettiği için sesi kısılan, kendi vatanında “oy” rengine göre muamele gören yaralı milyonlar... - Bir yanda üç kuruşluk rant uğruna binanın ana sütunlarını kesip binlerce insanın yuvasını toplu mezara çeviren ve bugün hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak aramızda gezen vicdan katilleri; diğer yanda o kesik sütunların altında kalan hayatlarını, çocuklarının kokusunu ve bitmeyen adalet arayışını mahkeme koridorlarında dillendiren, adaleti bir türlü enkazdan çıkaramayan mazlumlar... - Bir yanda meydanlarda “imar affı” müjdeleriyle çürük binalara, kaçak katlara ruhsat satıp ölümün altına mühür basan doymak bilmez hırslar; diğer yanda birilerinin yanlışlarının bedelini 2026’nın kışında hala bir konteynerin sac duvarları arasından yağmuru izleyerek, her gök gürültüsünde irkilerek ödemeye devam eden unutulmuş hayatlar... - Bir yanda yıllardır uygulanan yanlış ekonomi politikalarının, hesapsız harcamaların ve derinleşen ekonomik krizin yarattığı devasa bütçe açığını örtmek için depremi bir “perde” gibi kullanan, her yeni vergiyi ve zam fırtınasını “deprem harcaması” gerekçesine sığdıran yönetim anlayışı; diğer yanda bu yıkım üzerinden dağıtılan milyarlık ihalelerle servetine servet katan, halkın ödediği ek vergilerle yeni rant kuleleri diken bir avuç imtiyazlı azgın azınlık... Bu zıtlıklar bizim ortak utancımızdır. Bir vergi uzmanı olarak altını çizerek söylüyorum: Bir devletin gerçek borcu, bütçesindeki rakamlarda görülmez; devletin asıl borcu vatandaşının adaletine, can güvenliğine ve onuruna olan borcudur. Biz o gün sadece demirin, betonun kalitesini değil, sistemin ahlakını da test ettik. Gördük ki; bazıları için deprem bir kıyametti, bazıları içinse yanlış politikaların faturasını halka kesmek için bulunmaz bir gerekçe. Şehirleri betonla, demirle yeniden kurabilirsiniz; ama satılan bir çadırın, tehdit edilen bir seçmenin ve hesabı verilmemiş binlerce canın yarattığı o manevi enkazı hiçbir inşaat projesiyle örtemezsiniz.]]>
    </content>
</item>
    </channel>
</rss>
